Trump yenilince o da yenilmiş sayılır mı?

Trump’ın yenilgisi, henüz sendikalar, kadın hareketleri, ekolojik direnişler ve barış hareketlerini birbirleriyle bağlayacak ve aynı kapitalizmin farklı cephelerine yönelik direnişler arasında bağların kurulduğu bir dünyanın doğduğunu kanıtlamıyor ama lümpenburjuvazinin krallığını dünyaya dayatmaya kalkanların yenilmez olmadığına dair taptaze bir kanıt sunuyor pekâlâ. Herkese, kendi kral mukallitleri, sultan karikatürleri, padişah özentileri karşısında çaresiz olmadıklarını bir kez daha hatırlatıyor. Bunun bugün ABD’de olmasının en büyük faydası, anında dünyanın dört bir tarafından görülebilmesinde, oraların “kral”ı madara olurken “yakın dostları”nın da bir nebze bile olsa bundan payını alacak olmasında -bir “mücrim gibi titremesinde, baktıkça istikbaline.”

ABD, 4 Kasım sabahına Trump’ın ağır yenilgisiyle uyandı. Demokratlar Kongre’nin iki kanadını da kazandı; Cumhuriyetçilerin elindeki en az 7 Senato sandalyesi el değiştirdi. Teksas, Kansas ve Güney Carolina gibi sağın kalelerindeki sonuçlar, Trump’ın yalnızca çekişmeli bölgelerdeki rekabeti kaybetmekle kalmadığını gösterdi. Ancak bu, ABD’deki ucu faşizme varan otoriterleşme dinamiklerinin sona erdiği anlamına gelmiyor.

Bu yalnızca sandalye hesabıyla ilgili bir sonuç değil. Michigan’da Abdul El-Sayed’in kazanması, Amerikan solunun kendi programıyla Cumhuriyetçi sağın egemen olduğu alanlarda seçmen çoğunluğu oluşturabileceğine ilişkin somut bir başarı. El-Sayed kamusal sağlık, eşitlik, göçmen hakları ve İsrail siyasetinin eleştirisini bir arada savundu. Ön seçiminde yendiği Haley Stevens’ın karşısındaki Cumhuriyetçiyi desteklemesi de çizgisini değiştirmesini gerektirmedi. Teksas’ta Talarico’nun Senatoya, Hinojosa’nın valiliğe seçilmesi de MAGA tabanındaki kırılmanın derinliğini gösterdi.

Cumhuriyetçi Parti ile Trump’ın taban hareketi MAGA’yı (Amerika’yı Gene Büyük Yapalım hareketinin İngilizce baş harfleri) ayırmak gerekir. MAGA bütün Cumhuriyetçileri kapsamadığı gibi yalnızca yoksullara da dayanmıyor. Finans ve rant sermayesiyle göçmen karşıtı sağcı, ırkçı hareketlerin ittifakını içeriyor. 2019’da Trump’ın sınıf dayanağını «lümpenburjuvazi» olarak nitelerken kastettiğim buydu: Lümpenlik bu bağlamda bir ahlaki tutum değil, servet edinmek için kamu gücünü özel çıkar adına haramice kullanma tarzıyla ilgili. Ancak MAGA’nın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hakimiyetinin sarsılması, bu sınıfsal ve siyasal ittifakın bütünüyle dağıldığı anlamına gelmiyor. Trump kalsa da gitse Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg ve diğerleri yerli yerlerinde duruyorlar.

Ara seçimlerle Trump’ın elinden ne alındı?

Sonuçta Trump başkanlık koltuğunda kalıyor. Kongre yenilense de başkanın görev süresi bitmiyor. Ancak Kongre çoğunluğunu kaybetmesi, Başkanlığı, babasının çiftliği gibi, engelsiz bir iktidar sahibiymişçesine sürdürmesini zorlaştırıyor: Kongre soruşturma ve azil süreci başlatabilir; Senato atamalar ve komiteler üzerinden yürütmeyi denetleyebilir.

Ancak burada işler farklı. Azlin Temsilciler Meclisi’nden geçmesi yetmiyor; Senato mevcudunun üçte ikisinin oyu gerekiyor. Demokratların dar çoğunluğu bu eşiği geçmeye yetmez. Başkanın vetosunu aşmak için de her iki kanatta üçte iki çoğunluk gerekli. Dolayısıyla seçimle, Trump’ın otomatik tasfiye sürecinden çok, devlet içindeki mücadelenin yeni bir aşaması başlıyor.

Kaldı ki, Demokrat Parti homojen bir ilerici blok değil. İlerici kanatla merkezcilerin, sermaye birikimi, yönetişim, İsrail’le ittifak, göç ve güvenlik siyaseti öncelikleri farklı. Demokratların Kongre çoğunluğu, sosyal adalet ve demokrasi doğrultusunda nasıl kullanılacağı programatik olarak belirlenmiş bir güç merkezi değil; bizzat bir mücadele alanı.

Usulen, Kongre’nin bütçe ve dış ticaret yetkileri Trump’ın gümrük savaşlarına, keyfî harcama tercihlerine ve uluslararası müdahalelerine karşı kullanılabilir. Tarifeler konusunda yürütmeye devredilmiş yetkilerin geri alınması, harcamalara şart konulması, federal kurumların hesap vermeye zorlanması mümkün. Fakat Başkan’ın vetosu, Senato’nun usul kuralları ve Demokratların iç ayrılıkları bu girişimleri sürekli bir pazarlık ve çatışma döngüsüne mahkûm kılıyor ve ayrıca Trump’ın bütçe olmadan kullanabileceği idarî ve diplomatik yetkileri de var. “Eli kolu bağlanmış Trump” şimdilik ufukta olası bir uzlaşma formülü olarak zuhur ediyor.

Dünya için iyi bir haber var mı?

Trump’ın “Önce Amerika” politikasının Batı Yarımküre’yi ABD’nin tartışılmaz nüfuz alanına dönüştürme iddiası, 2025-26’da eski Monroe Doktrini’ne atfen «Donroe Doktrini» diye anılmaya başladı. Avrupa, Rusya, Ukrayna, Çin, Latin Amerika silahlanma ve dış ticaret politikaları bu doktrinin çatışma alanları. Demokrat çoğunluk, bütçe, atamalar ve soruşturmalar yoluyla bunların siyasi maliyetini artırabilir; ancak Washington’ı barışın ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunucusuna dönüştürmez.

Demokrat Parti, ABD’nin küresel güç sisteminin iki kurucu partisinden biridir. Avrupa’yı desteklerken Latin Amerika’daki müdahaleci politikalarla uzlaşabilir; kadın haklarına ilişkin uluslararası programları savunurken göçmenlere karşı güvenlikçi tedbirleri benimseyebilir. Burjuvazinin bir bölümü Trump’ın öngörülemezliğini sınırlayıp düzeni korumayı tercih edebilir. Bu da bir ihtimaldir; ancak Wall Street, teknoloji sermayesi ve medyanın böyle bir plan üzerinde anlaştığına dair bir kanıt yok.

İsrail’le ebedi ittifak konusu, bu çelişkilerin düğümlendiği merkezlerin başında geliyor. Trump, seçim günü İsrail’e yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık askerî yardımı 2026 sonunda durdurmak üzere Netanyahu’yla anlaştığını açıkladı. Yardım mutabakatı 2028’e uzanıyor; uygulama belirsiz. Yine de İsrail’e koşulsuz desteğin Amerikan iç siyasetinde artık maliyetsiz olmadığını göstermesi açısından bu sözler önemli. El-Sayed’in Yahudi kimliğini İsrail devlet siyasetinden ayıran tutumu da aynı tartışmanın başka bir ifadesi.

ABD-İsrail ittifakının gevşemesinin, Ortadoğu’da otomatik olarak barışı getirmesi söz konusu değil. İran’ın bölgesel güç yitimiyle eş zamanlı olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan merkezli güvenlik arayışlarının ağırlık kazanması, Suriye, Irak, Ürdün ve Mısır’da yeni dengeleri tetikleyebilir. Fakat bu devletleri mezhebi bir yaklaşımla yalnızca yekpare bir «Sünni blok» olarak görmek yanıltıcı olur. Rejimlerin çıkarları farklı. İsrail’in saldırganlaşması, İslamcı otoriterlik ve Kürtler’e yönelik baskıların çoğalması olasılıkları var; hiçbiri kaçınılmaz değil.

Avrupa Birliği açısından da aynı gerilim geçerli. Türkiye’yi Rusya’dan uzak tutma, göçü sınır dışında karşılama ve savunma sanayisini ve tedarik zincirlerini koruma kaygısı, demokrasi ve hukuk devleti taleplerinin önüne geçebilir, geçiyor da. Kürtlerin haklarının ve demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerinin Ankara-Brüksel pazarlıklarında geri plana itilmesi tehlikesi var. Ancak jeopolitik çıkarların ağır basması, toplumların hak mücadelelerini ortadan kaldırmıyor. Hatta bu mücadelelerin dış dinamik beklentisine yaslanmadan kendi güçlerini birleştirmesini daha önemli kılıyor.

Jeostrateji haritasına değil, sosyal mücadeleler atlasına bakalım

ABD ara seçimlerinin dünyaya verdiği en önemli işaret, Washington’daki iktidar kaymalarını tetikleyen aritmetik çoğunluklarda değil, toplumsal ve politik dinamiklerin birlikte işleyişinin yarattığı cebirsel toplamda aranmalı. O çoğunluğu yaratan, hayat pahalılığına, güvencesiz çalışmaya, kamusal hizmetlerin yıkımına, kaynakların savaş ve militarizme akıtılmasına, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına karşı tepkiler artık iç içe. ABD’deki ilerici adayların gerisindeki toplumsal dinamikler, Avrupa’daki gençlik ve emek hareketleri, göçmenlerin ve kadınların hak mücadeleleri aynı dalganın farklı yayılımları olarak yükseliyor.

Fanon’un adlarına konuştuğu “yeryüzünün lanetlileri” yalnızca eski sömürgelerde yaşamıyor. Londra, Paris, Berlin ve New York’ta; Ankara’da, İstanbul’da Diyarbakır’da güvencesiz çalışanlar, göçmenler, geleceksiz gençler, yeni teknolojilerin fazla nüfus haline getirdiği emekçiler ve geleneksel işçi sınıfının geniş kesimleri arasında da kanlı ve canlı olarak varlar. Bu talepler kendiliğinden birleşmiyor. Kıtaları gezinen sağ popülist dalganın başlıca başarısı, “dünyanın lanetlileri”nin ortak sınıfsal öfkesini yarabilmesi ve onu göçmen düşmanlığı ve kültür savaşlarına yönlendirebilmesindeydi. Bunun yanıtını kimliklere körleşmekte değil; özgürlük, eşitlik ve sosyal hak taleplerini birbiriyle ilişkilendirebileceğimiz yeni ve rasyonel temas biçimlerinde aramanın olumlu sonuçları Trump iktidarının ilk iki yılında ABD’de de büyük insani kayıplar pahasına ve en az o kadar büyük insani yücelişler halinde gerçekleşti…

Devletler dünyayı nüfuz alanlarına, askerî eksenlere ve ticaret koridorlarına bölerek okuyor. Ezilenlerin bir jeostratejisi yok, buna ihtiyaçları yok ve geleceklerini aynı jeostrateji diliyle kurmaları mümkün de değil. Türkiye’deki bir motokurye, Fransa’daki göçmen işçi, Amerikan hastanesindeki sağlık emekçisi, savaş bütçesine ve zorunlu askerlik dayatmasına meydan okuyan Berlinli bir öğrenci, ortak çıkarlarını sınırları aşan bir mücadele programında bulabilir. Sendikalar, kadın hareketleri, ekolojik direnişler ve barış hareketlerini birbirleriyle bağlayacak ve aynı kapitalizmin farklı cephelerine yönelik direnişler arasında kurulacak bağlar, ezilenlerin “sosyal mücadeleler atlası”nın başlangıcı olabilir.

Trump’ın yenilgisi, henüz böyle bir dünyanın doğduğunu kanıtlamıyor ama lümpenburjuvazinin krallığını dünyaya dayatmaya kalkanların yenilmez olmadığına dair taptaze bir kanıt sunuyor pekâlâ. Herkese, kendi kral mukallitleri, sultan karikatürleri, padişah özentileri karşısında çaresiz olmadıklarını bir kez daha hatırlatıyor. Bunun bugün ABD’de olmasının en büyük faydası, anında dünyanın dört bir tarafından görülebilmesinde, oraların “kral”ı madara olurken “yakın dostları”nın da bir nebze bile olsa bundan payını alacak olmasında -bir “mücrim gibi titremesinde, baktıkça istikbaline”.
_______________________________
Yeni Yaşam, 4 Kasım 2026