Uçum’un anlatısına en sert tepkinin sürecin başarısı için en büyük gayreti gösterenlerden gelmesinde de şaşılacak bir şey yok: Özgürlük ve barış uğruna en katlanılmaz dolayımlarda yol almaya bile göğüs gerenlerin, sonunda “bizden bu kadar” denilerek “kardeşlik” adına bir esir kampının kapısına getirilmeye isyan etmeleri kadar doğal ne olabilir? Bu her şeyden önce bir sağlık alametidir. Ancak burada durup bir düşünmek gerekir: “Sürecin önünü tıkayanlar Uçum gibiler” ise, Uçum kimler gibi?

Silah bırakma görüşmelerine giden yolda ilk adım: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına yaklaşması
Erdoğan’ın, adının önünde bir sürü sıfat bulunduran memuru Mehmet Uçum’un 17 Ekim’de Anadolu Ajansı tarafından servis edilen mütalaası ve onu önceleyen demeci, daha evvelki mütalaalarında da olduğu gibi, Kürt sorununun kalıcı demokratik çözümünü, hem Kürtlerin hem Türkiye’nin geleceği bakımından yaşamsal önemde gören kesimlerde infiale yol açtı.
İnfial sadece DEM Parti çevrelerinden ve “Hareket Yönetimi”nden de gelmedi. Uçum’un 15 Ekim’de gazetecilere verdiği, bir erken seçim telaşını ima eden ifadelerini, onun 17 Eylül’deki “TBMM’nin 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde 16 Nisan 2028’de sandığa gidilebileceği” yolundaki beyanıyla birlikte değerlendiren Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel de, DEM Parti Eş Genel Başkanlarıyla görüşmesi sonrasında gazetecilere “Sayın Mehmet Uçum, Meclis’in iradesini ipotek altına alan ‘Tarih kesinleşti’ taahhüdünü kimden almış, onu bize açıklasın” diyerek Uçum’un işgüzarlığına tepki gösterdi.
Uçum’dan kışkırtıcı meydan okumalar
Ancak Uçum’un iki gün sonraki mütalaası, Özel’in tepki gösterdiği, ülke yönetimine ilişkin keyfilikle malul abartılı öngörülerden ibaret değildi. Uçum bu mütalaasında, sürmekte olan “çatışmasızlık” önlemlerini değerlendirme ve “süreç karşıtlarına” yanıt verme bahanesiyle kışkırtıcı meydan okumalara yöneldi:
“Sürecin açık ya da örtülü karşıtı olan bazı odaklar ve aktörler, Öcalan’ın statüsü konusunu amacından ve işlevinden kopartarak farklı noktalara taşıyor. Oysa konu tamamen Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli açıklamasında ortaya koyduğu devletle ve toplumla bütünleşme perspektifine uygun üstlendiği rolü yerine getirebilmesinin koşullarını sağlamakla ilgilidir.”
Ardından Öcalan’ın geleceğiyle ilgili kaygı ifade edenlere yöneldi, bunları süreci aksatma gayretleri olarak kategorize etti:
“[…] Bunun karşısında bu imkânları değersizleştirerek hatta Öcalan’ın dahi gündeminde olmayan, örneğin özgür kalması gibi konuları öne çıkararak süreci yapay sorunlarla aksatmaya çalışanların bakışı da aynı derecede sorunlu ve iyi niyetten uzaktır. […] Bu fikri çarpıtmaların sürece yönelik aksatma çabalarının bir parçası olduğu ortadadır. […]”
Ancak danışman burada durmadı. Öcalan’ın rolü, Kürt siyasetinin geleceği, DEM Parti’nin yeniden yapılanması gibi bahislerde de inciler yumurtladı:
“[…] Münfesih terör örgütü ve bağlantılı oluşumlar ile legal yapılarda yer alan kimi kişi ve gruplar […] ya sürecin başarıya ulaşması halinde kendileri için de çok daha büyük demokratik katılım imkânlarının doğacağını görmüyorlar ya da demokratik alanın ve katılım imkânlarının genişlemesini kendileri için tehdit sayıyorlar.”
“[…] Bazı çevrelerin de demokratik siyaset içinde pozisyon savaşları içine girdikleri gözleniyor. DEM’in yeniden yapılanma süreci veya Demokratik Cumhuriyet Hareketi ya da Yurtsever Sol Demokrasi adları altında yeniden bir yapılanmaya girilmesi, pozisyon ve statü savaşlarını tetikliyor olabilir.”
“[…] Yine yapıcı demokratik muhalefet yerine yanlış bağlamlarda ve yavan yaklaşımlarla ‘Kim devletin genel ve özel uygulamalarına daha fazla itiraz ediyor’ yarışına giriliyor. Türkiye’ye yönelik ve süreci de baltalamak isteyen Batıcı ve neoliberal ideolojik saldırıların destekçiliğini yapanlara rastlanıyor.”
“[…] Bu tip fikri ve pratik aksatma gayretlerine karşı tedbirler alınmasının kaçınılmaz olduğu da bilinmesi gereken bir husustur.”
“[…] Görünürde popüler olan veya yasal alanda yönetici rolü bulunan kimilerinin irade olarak etkisiz olduklarına, sürece ilişkin bir fikirlerinin de olmadığına dikkat etmek önemlidir. Bu kategoridekilerin verdikleri sorunlu mesajları ayırt etmek ve farklı değerlendirmek gerekir.’’
“Esas olan Öcalan’ın ve ona bağlı unsurların, Öcalan’ın devletle ve milletle bütünleşme perspektifine uygun şekilde ortaya koydukları iradedir […] Örneğin, beşinci kademede bile sadece tali bir rolü olan yasal bir yöneticinin etnik siyaset dili kullanıp ya da demagojik muhalefet kurarak, sonra da kendisini sürecin merkezinde tarif etmeye çalışmasının çok da bir önemi yoktur.’’
“İrade olarak güçlü gözüken örgüt yöneticilerinin sorunu ise kendilerine ilişkin ajandalarını Öcalan’ın özgürlüğü veya statüsü örtüsünün arkasına gizleyerek yapay bir tartışma çıkarma çabalarıdır […] ve kendilerine yönelik güvenilmezlik iddialarının güçlenmesine zemin oluşmaktadır.”
“Herkes, 2026 yılı tamamlanmadan tespit ve teyide ilişkin MGK kararının alınması ve ilan edilmesi için en yüksek çabayı göstermelidir. MGK kararının ilanı, sürecin ilerlemesinde çok önemli bir eşiğin aşılması manasına gelecektir.”
Uçum, DEM Parti’nin siyasetini belirlemekte özgür olmayacağını iddia ediyor
Bu nispeten uzun boylu aktarım, Uçum’un imadan da öteye giden saldırılarına DEM Parti Cephesi’nden gelen yanıtın hiç de alınganlık eseri olmadığını saptamak açısından gerekliydi. Sonuçta Erdoğan’a fikir vermek için maaş alan Uçum’un, ona hangi istikameti tavsiye ettiği önemli. Hâlâ maaşını almaya devam etmesi de bu tavsiyelerin devlet katında dolaşımda olduğunun ya da tersine oralarda dolaşmakta olan fikirlerin toplumda rıza görüp görmeyeceğinin test edilmekte olduğunun göstergesi sayılır. Uçum özetle, DEM Parti’nin siyasetini ve geleceğini belirlemede özgür olamayacağını, bunun “Terörsüz Türkiye” tedbirleri kapsamında biçimlendirileceğini ilan ederken, Öcalan ile bütün bu konularda tamamen mutabık oldukları imasında da bulunuyor.
Doğrusu, üzerindeki sıfatları kaldırsanız hiçbir şey, Uçum’un içi boş bir borudan başka bir şey olmadığını, şu mütalaası kadar açıkça ifade edemezdi. Uçum, polis, asker ve bürokrasinin siyaset ötesi güvenlikçi doktrinlerinin üzerine Cumhurbaşkanlığı mührü vurularak ama Cumhurbaşkanının etrafından dolaşarak topluma aktarıldığı bir kanaldan ibaret. Gerçekten de iddia ettiği gibi, “sürecin tüm maddi ve manevi gerçekliği” onun mütalaasında ifade edilenlerden ibaret olsaydı bile, Uçum’un siyaseten bunu hiç ağza almaması icap ederdi: 40 yıllık mücadelenin ardından Kürtler’e “mümkün dünyaların en mükemmeli”nin, herkesin iplerini devletin elinde tuttuğu bir “kuklalar dünyası” olacağından başka bir hayal satması gerekirdi ki, çekilen bunca acıya, bunca kayba, bunca yoksulluğa değsin.
İkili devlet, iki devlet demek değil
O nedenle, Uçum’un anlatısına en sert tepkinin sürecin başarısı için en büyük gayreti gösterenlerden gelmesinde de şaşılacak bir şey yok: Özgürlük ve barış uğruna en katlanılmaz dolayımlarda yol almaya bile göğüs gerenlerin, sonunda “bizden bu kadar” denilerek “kardeşlik” adına bir esir kampının kapısına getirilmeye isyan etmeleri kadar doğal ne olabilir? Bu her şeyden önce bir sağlık alametidir.
Ancak burada durup bir düşünmek gerekir: “Sürecin önünü tıkayanlar Uçum gibiler” ise, Uçum kimler gibi?
Doğrusu burada Uçum’un da Erdoğan’dan bağımsız bir “norm dışı devlet”e mensubiyeti imasının çatışmayı çözmek bakımından bir işe yarayacağından kuşkuluyum.
Bu kavramın kaynağı olan Ernst Fraenkel’in 1941 tarihli The Dual State (İkili Devlet) başlıklı yapıtı, Nazi Almanyası’nda iki farklı devlet işleyişinin eş zamanlı varlığını incelerken, özel hukuk ilişkilerinin, sözleşmelerin, ticari faaliyetlerin ve gündelik idari işlemlerin belirli kurallara göre yürütüldüğü alan olan norm devlet (Normstaat) ile siyasal iktidarın gerekli gördüğü durumlarda hukuki güvenceleri aşarak keyfî kararlarla hareket ettiği tedbir devleti (Maßnahmenstaat) ayrımını yapar.
Ama bunlar teoride mutlaka birbirine karşı mücadele eden iki ayrı siyasi merkezi değil, aynı devletin iki farklı egemenlik uygulama biçimini tanımlar. Üstelik tedbir devletinin norm devletinin alanına müdahale edebilmesi, aralarındaki ilişkinin eşit ve simetrik olmadığını, “asıl devlet”in tedbir devleti olduğunu gösterir.
Bu kavramları kullanmak Türkiye ile Nazi Almanyası’nı özdeşleştirmeyi gerektirmez. Burada karşılaştırılanın, tüm devlet biçimlerinde gözlemlenebilen hukukun siyasal iktidar tarafından koşullu uygulanması mekanizması olduğunu akılda tutmak yeterli.
O nedenle, sormak gerekir: Norm devleti temsil ettiği söylenen Erdoğan ile halen Türkiye siyasetini norm dışı bir darbeler silsilesiyle yöneten Erdoğan aynı kişi değil midir?
İkili devlet kuramının açıklamaya çalıştığı şey tam da böylesi bir eşzamanlılıktır.
Erdoğan, Bahçeli ve Uçum aynı takımda
Fakat burada siyasal taktik ile devlet çözümlemesini aynı şey sayma yanılgısına düşmemek elbette gerekli: Müzakereyi sürdürmek için Erdoğan’la farklı kanallar üzerinden ilişki kurmak siyasi bir tercih olabilir. Ancak Erdoğan’ın kontrolündeki kurumların işlemlerini ondan bağımsız bir devlet gücüne atfetmek, ayrıca kanıtlanması gereken bir iddia.
O nedenle, Türkiye’de norm dışı uygulamaların varlığına ilişkin güçlü kanıtlarla, Erdoğan’ın dışında ve ona karşı çalışan ayrı bir “norm dışı devlet” bulunduğu iddiasını birbirinden ayırmak ve Uçum’un dar “geçiş süreci” anlayışının, devletin, var olmayan “üzerinde anlaşılmış demokratik çözüm programı”ndan bir sapma değil, Erdoğan ve Bahçeli’nin bugüne kadar ilan ettiği hedeflerle uyumlu bir siyasi-hukuki çerçeve olduğunu kabul etmek gerekir.
O halde, siyasetin alanına çıkmak, sürece rejimin kabulleri ötesinden bakmak ve siyaseti var olanın sınırlarının ötesine taşımak dışında anlamlı bir hedef olamayacağını da görmek gerekir: Erdoğan, Bahçeli ve Uçum aynı takımdadır.
____________________________
Yeni Yaşam, 22 Kasım 2026



Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.