Tarihsel referansımızı değiştirmemiz ve Demokratik Cumhuriyeti 1789 temelinde düşünmeye son vermemiz gerekiyor. 1789, siyasal eşitlik, yurttaşlık ve halk egemenliğine yaslanarak büyük bir tarihsel sıçramayla monarşileri ortadan kaldırdıysa da eşitsizliğin kaynağındaki mülkiyet rejimini aşamadı; bunu öngörmedi de. 1789’un siyasal eşitliği özel mülkiyet rejimiyle bağdaştıran cumhuriyet paradigması, 1848’den itibaren sosyal cumhuriyet talebiyle sınanmaya başladı. Günümüzde Demokratik Cumhuriyet, ancak sosyal cumhuriyete ve komüne açılan bir geçiş rejimi olarak, geçmiş ve gelecek diyalektiği içinde anlam kazanabilir. Toplumsallaşmış üretim araçlarının, toprağın, doğal kaynakların, enerjinin, konutun, dijital altyapının, verinin ve yapay zeka sistemlerinin özel mülkiyeti üzerine tartışma bitmeden demokrasi tartışması da sonuçlanmış olmayacaktır. Demokratik Cumhuriyetin devletle sınanmasının tarihsel sonuçları da devletin, toplum tarafından yola getirilmedikçe, kendi kendine demokratikleşmeyeceğini gösteren kanıtlarla yüklüdür.

1848 Avrupa Devrimleri sırasında, Fransa’da Haziran Günleri ayaklanması, Horace Vernet.
Ertuğrul Kürkçü Almanya’da yayımlanan Yeni Özgür Politika gazetesinden Aziz Oruç’un sorularını yanıtladı.
***
DEM Parti’nin 6 Eylül’de gerçekleştirdiği 5. Olağan Büyük Kongre, parti açısından yeni bir siyasal dönemin başlangıcı olarak tarif edildi. Kongrenin ardından “Demokratik Cumhuriyet Hareketi”nin başlatıldığı açıklanırken, partinin programının, siyaset yapma biçiminin, örgütlenme pratiğinin ve kadro yapısının yeni dönemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele alınacağı belirtildi. Bu yeni siyasal yönelim, Demokratik Cumhuriyet kavramının neyi ifade ettiği, nasıl bir toplumsal ve siyasal dönüşüm öngördüğü ve mevcut parti yapısının ötesinde nasıl bir hareket fikrine karşılık geldiği sorularını yeniden gündeme getiriyor.
HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ile silahlı mücadele döneminin kapanmasının ardından Türkiye solunun önündeki yeni siyasal arayışı, HDK ve HDP deneyimlerinden çıkarılabilecek dersleri ve DEM Parti’nin kongreyle birlikte gündemine aldığı Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin nasıl bir siyasal ve örgütsel zeminde kurulabileceğini konuştuk.
Silahlı mücadele döneminin kapanıyor olması Türkiye solu açısından nasıl bir arayışı gerekli kılıyor?
Türkiye’de 1965’te başlayan parlamento dışı devrimci mücadele çığırını izleyen silahlı mücadele dönemi, PKK’nin fesih kararıyla birlikte kapandı. Bu karar bir mücadele biçimini gündemden kaldırsa da bizi sınıf mücadelesinin, toplumsal kurtuluş hedefinin, dekolonizasyon kavgasının ve sosyalizme giden yolun sonuna getirmiyor. Sonlanan, kurtuluş mücadeleleri değil; onların içinde gerçekleştiği özgül dünya-tarihsel koşullar, bu koşullardan doğan özgül ezme-ezilme ilişkileri ve bunların ortaya çıkardığı imkanlar ve kısıtlamalar.
Solun tarihsel misyonu bu dönemeçte de ezenlerle ezilenler arasındaki çatışmada ezilenlerin safında yer almak; onların yerel ve uluslararası kurtuluş mücadelelerinin önündeki engelleri kaldırmaya, güçlerini ve hareket imkânlarını büyütmeye çalışmak olacak. Solun anlamı, 1789’dan bugüne bu çerçevede özünde değişmeden kaldı: Sol, ezilenlerin aklı ve vicdanıdır. Ancak bu akıl ve vicdanın değişen koşullarda tarihsel misyonunu yerine getirebilmesinin yolu, bir “altın çağ”a dönmeye çalışmak ya da “tek ve biricik özne”yi yeniden yaratacak sihirli formülü aramaktan geçmiyor. Yapılması gereken, çoklu öznelerin ortak kurucu siyasetini üretmek üzere Kürdistan ve Türkiye’de aşağıdan biriken deneyimleri, dünyanın benzer süreçlerden geçmiş farklı ülke ve bölgelerindeki bilgi ve mücadele birikimleriyle buluşturmak ve buradan hareketle tutarlı bir program ve politika üretmektir.
Bu “çoklu öznelerin ortak kurucu siyaseti” açısından geçmiş kongre deneyimleri bize ne söylüyor?
Burada “geçmiş kongre deneyimi” ifadenizden 1970’lerin TİP ya da Dev-Genç kongre tarihini değil, Öcalan’ın “kongre” kavramına yüklediği siyasal anlamı ve bugünkü Demokratik Cumhuriyet Hareketi önerisine ön gelen deneyimleri anlıyorum. Bu bakımdan önümüzde iki temel örnek var: Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK).
HDK, Öcalan’ın 6 Temmuz 2011’de avukatlarıyla yaptığı görüşmede ileri sürdüğü Kongre-Partisi önerisinin, koşulların ve mevzuatın elverdiği ölçüde, bir yasal parti ve fiili bir kongre olmak üzere iki ayrı yapı halinde hayata geçirilmesinden doğdu. Öcalan, 2011 seçimlerinde “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku”ile TBMM’ye giren Türkiye solundan vekillerin yönetimde görev almasını önermiş; “Benim için Türk Solu, Kürt Solu gibi bir ayrım yoktur, Kürt-Türk ayrımı da yoktur. Benim için esas olan Demokratik Ulus Bloku’dur. Ben bunu esas alırım” demişti. Kürt Ulusal Konferansı’nın başlı başına bir süreç olarak tasarlanması düşüncesiyle de “Filistin’deki FKÖ modeli örnek alınarak bir parlamento oluşturulabileceğini” önermişti.
Bu deneyimi, 2023 seçimlerinden sonra, on yılı aşan HDP ve HDK sürecine ilişkin tartışmalar kapsamında da değerlendirmiştim: “Öcalan’ın önerisi, parlamentoda BDP-Blok ve parlamento dışında HDK’nin iki yıllık aktivizmi içinde görünürlük kazandı, vücut buldu. HDK’nin kendi içinden çıkardığı, vücut verdiği HDP bu ilke ve icraatın çoğunu devraldı. Fakat öyle oldu ki HDK, Türkiye’de siyasetin geleneksel işleyiş kalıplarına, gündelik bilinçte ve müesses nizam içindeki kavranışına yenik düştü.
[…] HDP’nin Türkiye’nin tamamında siyaseti merkeze almasını zorunlu kılan paradigmasının gereği olarak, yalnızca ya da esasen Kürdistan’da değil, bütün satıhta siyaset yapmaya uygun biçimde şekillenmesi dolayısıyla söylemimizde ve siyasetimizde parlamento giderek daha çok merkeze geldi.
[…] Türkiye’de barışa duyulan büyük ihtiyaçla beraber bunu büyük bir enerjiyle dillendiren HDP, genel hareketin topoğrafyasında geri kalan her şeyi örttü; toplumsal derinliği gözden sakladı. HDK’nin bütün damarları bu akış içinde kendilerini kaybettiler ve bir süre sonra HDK, HDP tarafından yutulmuş oldu.”
Bu deneyimden bize kalan en esaslı kazanımlardan biri, HDK programıyla da pek çok bakımdan örtüşen HDP programıdır. Daha önce de ifade ettiğim gibi “HDP’nin programı ilk bakışta bir ‘demokratik reform’ programını andırır. Ama yerleşik burjuva demokrasilerinde, örneğin Britanya’da zaten gerçekleşmiş olanlara atıfta bulunan bir talepler listesinden ibaretmiş gibi görünebilen programımızın, yalnızca talepler düzeyindeki ifadesinin dahi rejimin kabulleri çerçevesinde nasıl muazzam bir gerilim doğurduğunu, ne kadar güçlü bir reaksiyona yol açtığını ‘Çöktürme Harekât Planı’ndan biliyoruz. Tıpkı HDP’nin yasal parti formu içinde faaliyet gösteren devrimci bir hareket oluşu gibi, ‘radikal demokratik reformlar dizgesinden’ ibaretmiş gibi tınlayan programımız da tam olarak gerçekleşmesi hâlinde esasen siyasal bir devrimin kapısını açacak bir ‘geçiş programı’ olarak tasarlanmıştı.
“[…] Bu program hedefleri, hukuki mevzuatta hiçbir kriminalizasyona imkan vermeyecek olsa da kendisini ‘tek milletin tek devleti’ olmakla meşrulaştıran mevcut Cumhuriyet’in ‘milli hakimiyet’ prensibine bir meydan okuma olarak görünür. Bu hedefler, ‘bütün halkları’, dolayısıyla Kürt’ü her düzeyde özgürleştirerek; onu hukuken tanıyarak, Türk’le hukuk karşısında eşit kılarak, ana diline ve kültürüne sahip çıkmasının önünü açarak, ana dilinde eğitime ve kendi kendini yönetmesinin meşru yerel dayanaklarına kavuşmasına imkân sağlayarak eski hâkimiyet biçiminin bütün mantığını yerle bir eder. Bu hedeflerin devletin ‘Türkçü’ çelik çekirdeği açısından siyasal düzlemde casus belli -savaş nedeni- sayılmasının nedeni buydu.”
HDP ve HDK deneyiminden hareketle Demokratik Cumhuriyet Hareketi nasıl bir siyasal ve örgütsel zeminde kurulmalı?
Her şeyden önce, henüz “Demokratik Cumhuriyet Hareketi” ile tam olarak neyin kastedildiğine ilişkin kapsamlı bir sunumla karşılaşmadım. Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde bu kavramı telaffuz ettiğini biliyorum. Ancak bunun yeni bir parti, yeni bir seçim ittifakı ya da mevcut devletin düzeltilmesine dönük bir proje olarak değil, egemenliği devletten topluma aktaran bir geçiş hareketi olarak tasavvur edilmesi halinde -adlandırmanın yol açtığı anakronizme rağmen- devrimci bir momentumu ima ettiğini düşünmek için neden var. Kendi payıma, “sokağın örgütlenmesi” kavramıyla daha çok politik olanın sosyal olanın içine gömüldüğü, aşağıdan siyasetin esas alınması ihtiyacına işaret edildiğini düşünüyorum. Bu mücadele tarzı, esasen devrimci hareketin hem 1970’lerin başındaki hem de 1980 öncesindeki mücadele portföyünden; ayrıca HDK/HDP’nin ve Özgürlük Hareketi’nin Kürdistan ve metropollerdeki sosyal mücadele deneyiminden devraldığımız bir tarz. Bunun sürdürülmesi önemli. Ancak öngörüm, rejimin özellikle toplumun her ilişki zemininde egemenlik-bağımlılık gerilimini sorgulama; kendi kaderini tayin, özyönetim, öz örgütlenme ve sivil itaatsizlik biçimleri üretme eğilimini “terör” parantezine almaya hazırlandığı yönünde.
Bütün bunlar hareketin sokaktan çekilmesini değil; tersine, HDK’nin yapamadıklarını yapmayı denemesini gerektiriyor. Yerel meclisler, kadın meclisleri, gençlik ağları, ekoloji hareketleri, sendikal ve kültürel topluluklar, kooperatifler ve dijital topluluklardan oluşan ağlar hâlinde; bileşenlerin kendi özerkliklerini korudukları yatay ve dikey konfederal bir örgütlenme biçimi içinde, gerektiğinde fahri ve üye olmayan katılımcıları da kapsayan bir çokluk ve çeşitlilikle kendisini kurmasını ima ediyor. Sokakları da kapsayan aşağıdan bir kentsel örgütlenmeyi tek bir prototipe bağlamadan, her örgütlenme alanının kendi özgüllüğüne göre kendini yöneten birimler hâlinde tasavvur edersek, bu modele ne ad verdiğimiz o kadar önemli olmayabilir. Ancak nihai bir değerlendirme için yapı önerileri üzerinde açık bir tartışma devresinden geçmemiz gerekir.
Demokratik Cumhuriyet Hareketi ihtiyacını yalnızca Türkiye’nin mevcut “demokrasi açığını” giderecek bir reform arayışı olarak mı görmek gerekir? Böyle bir dönüşümün siyasal, toplumsal ve ekonomik dayanakları sizce neler olmalı?
“Türkiye’nin demokrasi açığını gidermek” ifadesi bence tarihsel olmaktan çok yapısal bir yaklaşımı yansıtıyor. Oysa Türkiye’deki otokratik ve diktatoryal merkezi devlet tasarımı, askeri darbelerle postmodern payandalara kavuşturulmuş bir sultanlık kalıntısıdır ve kafi miktarda demokrasi ilavesiyle değiştirilmeye müsait değildir. Bununla birlikte, en baştan Türkiye’nin demokratik bir rejimle yönetilmediği bir hakikat olmakla birlikte, kapitalist toplumda siyasal demokrasinin ne ölçüde gerçek bir toplumsal demokrasiye dönüşebileceğini de sorgulamamız gerekir. Yönetimin tamamen şeffaf ve adil olduğu, siyasi eşitliğin önünde hiçbir engelin bulunmadığı ve herkese bir oy ilkesinin geçerli olduğu bir kapitalist toplumda dahi “demokrasi”, gerçek hayatta eşit olmayanları kanun karşısında eşit kılmakla yetindiği ölçüde, pratikte yurttaşlar arasındaki eşitsizliği teminat altına alır.
Birkaç sermaye grubunun milyonlarca insanın konutunu, işini, enerjisini, ulaşımını, verisini ve iletişimini kontrol ettiği bir toplumda siyasal eşitlik, maddi iktidar eşitsizliğini ortadan kaldırmaz. Üstelik günümüzde kamusal egemenliğin maddi araçlarının -iletişim altyapısı, veri, yapay zekâ, uydu ağları, lojistik ve bulut kapasitesi gibi alanların- özel mülkiyet altında yoğunlaşması sonucunda “demokratik cumhuriyetlerin” devlet gücünün kısmen özelleşmesine maruz kaldığını biliyoruz.
Burada Demokratik Cumhuriyet ile sosyal cumhuriyet arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Siyasal eşitlik neden tek başına yeterli değil?
Tarihsel referansımızı da değiştirmemiz ve Demokratik Cumhuriyeti 1789 temelinde düşünmeye son vermemiz gerekiyor. 1789, siyasal eşitlik, yurttaşlık ve halk egemenliğine yaslanarak büyük bir tarihsel sıçramayla monarşileri ortadan kaldırdıysa da eşitsizliğin kaynağındaki mülkiyet rejimini aşamadı; bunu öngörmedi de. 1789’un siyasal eşitliği özel mülkiyet rejimiyle bağdaştıran cumhuriyet paradigması, 1848’den itibaren sosyal cumhuriyet talebiyle sınanmaya başladı. Günümüzde Demokratik Cumhuriyet, ancak sosyal cumhuriyete ve komüne açılan bir geçiş rejimi olarak, geçmiş ve gelecek diyalektiği içinde anlam kazanabilir. Toplumsallaşmış üretim araçlarının, toprağın, doğal kaynakların, enerjinin, konutun, dijital altyapının, verinin ve yapay zeka sistemlerinin özel mülkiyeti üzerine tartışma bitmeden demokrasi tartışması da sonuçlanmış olmayacaktır. Demokratik Cumhuriyetin devletle sınanmasının tarihsel sonuçları da devletin, toplum tarafından yola getirilmedikçe, kendi kendine demokratikleşmeyeceğini gösteren kanıtlarla yüklüdür. Cumhuriyeti demokrasiyle buluşturan dinamikler tarihte daima aşağıdan; yerel topluluklardan, kadınlardan, kentlerden ve ilçelerden, inançlardan ve halklardan gelen basınçla beslenen, iktidarın aşağıdan yeniden kuruluşu mücadelelerinden doğdu.
Türkiye Cumhuriyeti, Kürtler kendilerine ateş açılmasına fırsat vermeyecekleri için demokratik bir cumhuriyet olacak değildir. Bütün kent ve ilçelerin devletle idari ve siyasi bağı, en azından Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Şartı’ndan feyz alan bir merkez-çevre ilişkisi kapsamına sokulmadıkça Türkiye, şeklen dahi demokratik bir cumhuriyet olmayacaktır. Mesele Ankara’nın daha iyi yönetilmesi değil; iktidarın Ankara’dan yerellere, halk ve inanç topluluklarına, kadınlara, emekçilere ve çiftçilere aktarılması ve zenginliğin kamusal çıkar esasına göre paylaştırılıp paylaştırılmayacağıdır.
Siz enternasyonalizmi de Demokratik Cumhuriyet’in temel sınavlarından biri olarak görüyorsunuz. Türkiye’de kurulacak demokratik bir model neden tek başına yeterli değil?
Evet, üçüncü test enternasyonalizmdir. Demokratik cumhuriyetin bütün siyasal ufkunun Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına hapsolması, cumhuriyetin demokratik olması önündeki en önemli kısıtlardan biridir. Sermaye uluslararasıdır, iklim krizi uluslararasıdır; göç, teknoloji, savaş, veri akışı ve üretim zincirleri uluslararasıdır. Bilim, sanat, kültür ve teknoloji de uluslararasıdır. Emek ve özgürlük hareketlerinin ulusal sınırları siyasal ufkun nihai sınırı olarak kabul etmesi hem tarihin akışına ters düşer hem de onları boğar. Öcalan’ın demokratik konfederalizm yaklaşımının önemli yanı tam burada: Ulus-devlet modelinden uzaklaşan, yerel demokratik yapıları konfederal biçimde birbirine bağlayan ve tek bir ülkenin sınırlarında son bulmayan bir perspektiften konuşmasıdır. Demokratik Cumhuriyet Hareketi buna ne diyecektir? Bütün bu bağlamlar içinde demokratik cumhuriyetin nihai hedef olarak değil, sosyal cumhuriyet ve sınır aşan demokratik konfederasyon yönünde bir geçiş formu olarak tarif edilmesi halinde, daha önce dediğim gibi, adın ima ettiği anakronizme katlanmak mümkün olabilir. Ama bu durumda, sağ kulağımızı neden sol elimizle gösterdiğimizin de yanıtını bulmak gerekecektir.
_________________________________
Yeni Özgür Politika, 6 Ekim 2026



Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.