“Devlet Aklı” ve Barış

Ertuğrul Kürkçü

Onu sokağa taşımadıkça; barış ile halk egemenliği arasındaki köprüyü kurmadıkça; “barış”ı “devlet aklı”na emanet ettikçe payımıza, bir sonraki savaşta cephe hattına sürülmekten başka bir seçenek düşmeyebilir.

“ABD’nin Irak’ı işgal ettiği günden itibaren konu tamamen bir bölge sorununa dönüşmüştür. Şimdi ABD çekiliyor. Onlar da bölgede istikrar istiyor. PKK orada olduğu sürece istikrar imkânsız. Fırsat içerdeki gelişmelerle ABD’nin çekilmesinin yarattığı ortak zemindir.

“[…] ABD çekilirken böyle bir fırsat çıktıysa bunu değerlendirmek devlet aklının gereğidir.”

Okurun zekâsına ve bilgi dağarcığına hakaret gibi görünmezse bir test yapalım. Son günlerin en önemli tartışması “Kürt Açılımı” -ya da “Demokratik Açılım” tartışmaları bağlamında bu sözleri kim söylemiş olabilir:

a. Brüksel’deki NATO Başkomutanlığı Türkiye masasından bir görevli;

b. Ulusalcı bir düşünce kuruluşu analizcisi;

c. Hükümeti “ABD emperyalizminin kuklası” gibi gören bir kaba solcu;

d. Genelkurmay Plan ve Prensipler Dairesi’nden “adını vermek istemeyen” bir yüksek rütbeli asker;

e. Hiçbiri.

Hükümete yaklaştıkça barışa da yaklaşır mıyız?

“Açılım”ı Başbakan Erdoğan’ın “duygusal zekası”nın taçlandırdığı AKP hükümetinin eşsiz uzak görüşlülüğünün; “barış” ve “demokrasi” aşkının bir ürünü olarak önemseyenlerin “e” şıkkını işaretlemiş olması olasılığı çok düşük. Onlar için bu süreçte Tayyip Erdoğan ve hükümetini “barış” ve “kardeşlik”ten başka bir şeyin gütmüş olabileceğini aklımızdan geçirmenin bile “barış” arzumuzu gemlemekten başka bir manası yok. Düşünüyorlar ki hükümet ne kadar güçlüye “barış” da o kadar yakın!

Ama küçük testimizin, doğru yanıtı “hiçbiri”.  Bu sözler, anılanların hiçbirinin değil, başbakan Erdoğan’ın danışmanlarından Adana Milletvekili Ömer Çelik’in. Çelik, Çarşamba günü Akşam gazetesine verdiği söyleşide halka hükümete dair efsunlu övgüler, buğulu yüceltmeler aktarmayı “aydınlar”a bırakarak, akıl sahiplerine sesleniyor: “Açılım”ın sağlamlık ve geri dönülmezliğinin güvencesinin “duygusal zekâ”da değil tarihte ve devlette yattığının altını çiziyor.

Ömer Çelik, açık sözlü bir Başbakan danışmanı. “Barış”ı göklerden yere, yüce ilkeler galerisinden çimçiğ çıkarlar alemine indiriyor. Neredeyse kelimesi kelimesine bir buçuk yıl önce “sınır ötesi operasyonlar” başlarken yaptığımız çözümlemeyi yansıtıyor:

“TSK ve AKP Hükümeti’nin aslında farklı yaklaşımlarının bu son dönemde örtüştüğünü söyleyebiliriz. Genel olarak her ikisinin de, bir güvenlik sorunu olarak gördüğü Kürt sorunundan kurtulmak için ABD’nin aracılığına ve onun kurtarıcılığına ihtiyaç duymalarıyla doğrudan doğruya bağlantılı görünüyor bu örtüşme. Kürt meselesi özellikle ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra bir bölge meselesi olarak yeniden parladı ve bir bölge yaklaşımı içinde ele alınmaya başlanmadıkça tekil olarak çözmek neredeyse imkânsızlaştı. Özellikle Türkiye açısından PKK’nin Kuzey Irak’ta yani Güney Kürdistan’da bulduğu toplumsal, kültürel, ulusal, lojistik, askeri dayanaklar da bir bölge yaklaşımını kaçınılmaz olarak zorunlu kıldı. Şimdi bu bölge yaklaşımı içerisindeyiz.” (bkz. Ertuğrul Kürkçü, Ordu ve AKP’nin “Kürt Sorunu”na Çözümü İslam Kardeşliği, Evrensel, 23 Aralık 2007)

Evet, eğer vardıysa hiç kuşkunuz olmasın artık, İçişleri Bakanı Atalay’ın girişimleriyle birlikte açılan süreç gerçekten bir “barış” imkânına işaret ediyor; ancak “devlet aklı”nın eseri olan bu “barış” toplumun bir “özgürlük” uğrağı olarak değil; devletin “güvenlik” ve “egemenlik” ihtiyacının karşılanması olarak var.

Ömer Çelik,  “açılımı” “egemenlik” eksenine oturturken de sözünü sakınmıyor:

“Barzani filan Türkiye’yi bölecek diye korkmak tarihi ve siyasi olarak Türkiye’yi anlamamaktır. Bölge, Musul-Kerkük dahil bizim hayat sahamız içindedir. […] Defans derinliğine sahip bir ülke olarak defansta kalamayız, ofans yapmak durumundayız.”

Çelik, çok ileri gittiğini görünce bir rezerv koyma ihtiyacı duyuyor:  “Bu emperyal bir bakış açısı değildir.” Ya nedir? “İçe dönük milliyetçilik yerine dış dünyayla rekabete açık bir milliyetçilik peşindeyiz.” Güvenlik temelli  “barış”a yol veren “devlet aklı” “ofans” diyor, saldırı yani! Saldırgan bir barış!

Ömer Çelik, herhalde aşağıdaki satırları hiç okumamıştır, ama AKP’nin varacağı noktayı o söylemeden önce görenler yok değildi:

” […] gözlenen o ki; Türkiye, Kürt meselesini Türkiye Kürdistanı’nda değil, Irak Kürdistan’ında halletmeyi ümit ediyor. Bunun da iki adımı var: Birinci adımı, Kuzey Irak’la siyasi ve iktisadi ilişkiler karşılığında Barzani’yi Ankara tarafına çekmek. İkinci adımında ise, Türkiye’de AKP, özellikle bölgede [güneydoğuda] dinci hareketi körükleyerek Kürt kitlelerinde mevcut olan dine bağlılığı bir politik kaldıraç olarak kullanmayı ve bölgeyi kendi yörüngesine sokmayı hedefliyor.” (Ertuğrul Kürkçü ile söyleşi; Kürt Sorunu: Sınıf Esasına Dayalı Yeni Bir Konsept, Yeni Özgür Politika, 31 Aralık 2007)

Barış hükümete bırakılamayacak kadar ciddi bir konu

Böyledir diye, “barış”ın ciddi bir imkan olmadığını mı düşünmeliyiz? Hiç  te değil! Tam tersine barışın tesisi “devlet aklı” devrede olduğu için ilk kez ciddi bir olasılık olarak toplumun ve siyasal yaşamın gündemine yerleşiyor. Ama bu “barış” şimdiki bağlamıyla devletin yurttaşlarıyla savaşta olmaması halini, neyin olacağını değil neyin olmayacağını sadece ima ediyor.

Öte yandan Ömer Çelik’in “barış”ı, talihsiz bir şekilde -ya da içini dışına vuran bir lapsus ile- tıpkı III. Reich’ın Almanya’yı ikinci dünya savaşına sokmak için, devletin ulusal sınırlar dışına taşmaksızın yaşayamayacağını gerekçelendirirkenki gibi “hayat sahası” ile gerekçelendirmesi karşısında dehşete kapılmamak mümkün mü?  Hitler, istila hareketlerine başlarken genişlemeci Alman milliyetçiliğinin mirası lebensraum’(hayat sahası) doktrinini diriltmiş ve devletin temel dış siyaset ilkesi kılmıştı. Bizim “barış”ımızın da başlıca saiki “devlet aklı”nın Türkiye sınırları dışında bir “hayat sahası” arayışı olabilir mi? İkinci Dünya Savaşı’nın nedeninden “barış” sonucuna ulaşılabilir mi gerçekten ?

“Barış”ın, “devlet aklı”na emanet edilemeyecek kadar ciddi bir konu olduğunu görmek, hükümetin bu “devlet aklı”nın tamamlayıcı ögelerinden bir olduğunu anlamak için bundan üç dört yıl önce uzağı gören analizlere ihtiyaç duyulabilirdi.

Ama artık gözümüzün önünde cereyan eden olayları anlamak, baktığımızı görmek için gözümüzle aklımız arasına “hükümet”i koymaktan vazgeçmek yeterli.

Onu “egemenlik” ve “güvenlik” bağlamından, devletin alanından, “özgürlük”ün alanına taşımadıkça; ona en çok ihtiyaç duyanların öz eylemleri üzerinde yükselmedikçe kalıcı ve hakiki bir “barış”ın sağlam bir güvenceye kavuşamayacağına bin dereden su getirsek, Ömer Çelik Kadar inandırıcı olamazdık.

Şimdi, savaşta cepheye sürülen, namluların karşısına dikilen, en yakınlarını toprağa veren, hayatları tarumar olanların, barışa en çok susayanların ihtiyacı hükümet dalkavuklarının ninnileri olamaz. Onların tıpkı hükümetin bu açık sözlü danışmanı kadar açık bir dille özgürlük ve yurttaş egemenliğine dayanan kendi barış seçeneklerini ilan etmeye ihtiyacı var. Onu sokağa taşımadıkça; barış ile halk egemenliği arasındaki köprüyü kurmadıkça; “barış”ı “devlet aklı”na emanet ettikçe payımıza, bir sonraki savaşta cephe hattına sürülmekten başka bir seçenek düşmeyebilir…

24.08.2009
http://bianet.org/bianet/bianet/116612-devlet-akli-ve-baris