Hem hep birlikte en uzak geleceğe, sınıfsız bir topluma ulaşma, komünizmin bütün insanlık için ortak tahayyülüne sahip olmak, hem de bunu o günkü aktüalitede, o güncellik içerisinde en, en sıradan bir sağcının bile reddedemeyeceği bir üslup ve davranışla ifade edebilmek ve böylelikle aslında çok radikal bir şeyi söylerken daima arkasında büyük bir çoğunluğu barındırabilmek kabiliyeti Sırrı’nın özgüllüğüydü. Bunun için mutlaka karşı tarafta bir eğilim oluşturması [gerektiğini düşünür], bunu “iki ordu karşı karşıya gelir, biri ötekini yener ve dava kazanılır”dan çok daha kompleks bir insanlık durumu olarak görürdü.

Spot Basın Kooperatifi’nden İrfan Aktan, 3 Mayıs 2025 günü fiziken aramızdan ayrılan Önder’in bıraktığı boşluğu, HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü’yle konuştu. Konuşma kaydını ve çözümünü sunuyoruz.
* * *
İrfan Aktan- Merhabalar. Bugün 3 Mayıs. , Sırrı Süreyya Önder’i bundan tam bir yıl önce fiziken diyeyim en azından kaybettik. ve tabii ki bu bir yıl doğrusunu söylemek gerekirse, hani çok zorlu geçti. Kişisel olarak da, gördüğüm kadarıyla onu tanıyan, seven herkes açısından da Sırrı Süreyyasız bir zaman, bir-bir yıl çok kolay geçmedi. Çünkü arkasında devasa bir boşluk bıraktı. Bu sadece, hani, kişisel ilişkilerinden kaynaklı yarattığı etkinin boşluğu değil, politik açıdan da Sırrı Süreyya’nın dokunduğu pek çok alanı dönüştürme kabiliyetiyle de öne çıkıyordu. Sırrı Süreyya hastanedeyken Ertuğrul Kürkçü’yle konuşmuştuk. Ve doğrusu, yani, ikimizin de ortak duygusu tekrar aramıza döneceği yönündeydi. Ama öyle olmadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Bugün, DEM Parti’nin çağrısıyla Zincirlikuyu Mezarlığı’nda saat 13’te bir anma töreni gerçekleşecek ve biz de tabii orada olacağız.
Zannediyorum epeyce de katılımı yüksek bir anma olacak. Diğer yandan, Sırrı Süreyya Önder tabii çözüm sürecinin, yeni çözüm sürecinin de çok önemli bir aktörüydü. Onun gidişiyle birlikte de tabii ki herkesin söylediği üzere Sırrı Süreyya’nın da verdiği bir renk vardı. O renkten de yoksun bir yıl geçildi. Şimdi Ertuğrul Kürkçü’yle bu aradan geçen bir yılı konuşacağız. Hoş geldiniz.
Ertuğrul Kürkcü– Merhaba, hoş bulduk.
İrfan Aktan– Nereden başlamalı Sırrı Süreyya’sız bir yılı anlatmaya sizce?
Ertuğrul Kürkcü– Doğrusu, bu Sırrı Süreyya rolünde devam eden bir siyasi faaliyetin ikame edilip edilmediğine dönüp bakmamız lazım. Bu önemli çünkü bir rutin. Roller var: Birisi boşaltır orayı ve bir başkası gelir. Bir de öyle olmayan daha derin politik ve sosyal roller var. Sırrı biraz kendi rolünü kendisi yaratmış bir insandı ve bu role hem talip olmuş hem aslında bu rolü ihdas etmiş hem de bunun gereklerini yerine getirmek için canla başla çalışmıştı.
Bu açıdan baktığımızda, bunun ikame olamadığını söylememiz gerekir. Çünkü bu çok politik bir şey. Sırrı Süreyya Önder, biz 2011’de hep birlikte parlamentoya girdiğimizde birbirimizi tanıdık ve o bir politik figür olarak temayüz etti, öne çıktı ve o zamandan beri biliyoruz ki Sırrı Süreyya Önder Türkiye solundan, bir tip, bir şahsiyet, bir tipoloji değil, kendi, sol, sosyalizm, demokrasi, halkçılık kavramlarını kendisi epey kurmuş. Bunu pek çok gelenek, görenek, deneyimle birleştirmiş, söze dökmüş, rolleri bu şekilde benimsemiş ve kendisini böylece takdim etmiş bir kişiydi. Yani bir halk ozanı gibi bir yandan, bir yandan , bir halk politikacısı gibi, öbür taraftan bir sanatkar, bir entelektüel gibi beri yandan bir halkla ilişkiler uzmanı gibi, ve nihayet süregiden sınıf mücadelesinde kimsenin o kadar açıkça talip olmadığı bir role -yani bir sosyal demokrat partinin bile kendini öyle takdim etmediği şekilde, ezenle ezilen arasında ezilenin geçmişini ve geleceğini sanki sadece kendine emanet edilmiş gibi müzakere yoluyla gönül diliyle, tatlı dille, kimi zaman hırçınlaşarak fakat daima gündemde tutmaya ve , burada bir , başvuru mevzii-mevkii oluşturmaya yönelmiş bir insandı. O nedenle zor sorunlar, çözülmesi zor sorunlar gündeme geldiğinde “Sırrı bir yol bulur” diye insanların düşünmesine yol açan, işte birkaç yıl içerisinde ortaya çıkarttığı bu konumdu.
Sırrı sadece adaya gidip gelen ve neticeleri topluma aktaran bir kişi olarak da kalmadı. Bu sürece müzakere yoluyla çözüm diye bir imkân olduğunu ve bu imkânın gerçekleştirilmesinin Türkiye’de başka hiçbir şekilde ikame edilemeyecek bir durum olduğuna, toplumu bu duruma iknaya özel olarak çalışan birisi oldu. Yani sürecin propagandistiydi. Bugün sürecin içinde yer alan birçok politik kurum ve şahsiyet var. Fakat bizzat kendi inşa edilmesinde tayin edici bir rol oynadığı sürecin kendi cephesinden propagandasını yapan -ki, Sırrı bunu propaganda yapıyorum diye yapmıyordu. Yani herkese ne olup bittiğini kendi mealince anlatıyordu. Böyle bir şahsiyetten -yani “sürecin neresindeyiz, ne bekleyebiliriz, bunu nasıl anlayalım?” Bunu illa kelimelere dökerek değil, bazı şeyleri söylemeyerek ya da bir nükteyle, bir şeyi geçiştirerek ya da altını çizerek ifade etmek bakımından başkalarında olmayan kapasitelere, kabiliyetlere sahip bir yoldaşımız maalesef olmadan bu bir yılı geçirdik ve sürecin bugün bir tür belirsizliğe doğru evrildiği bir noktada şimdi onu arıyoruz: Bunu bize ta eskiye giderek ve bugüne bağlayarak bir çıkış yolunun nerede aranabileceğine dair, işte çeşitli sırlar, gizlilikler vesaire bir yana, halkla paylaşılacak olan bir püf noktayı, Sırrı olsaydı dinlerdik.
Ama bu bir yaratıcılık meselesi. Yani herkese nasip olmayan bir şey. O yüzden Sırrı burada bir heyet üyesi, adaya gidip gelen birisi değil, başlı başına kendisine politik bir halk sözcüsü rolünü benimsemiş ve onu ada heyetindeki misyona bir dönem için özgülemiş bir arkadaşımızdı. Yoksa Sırrı’nın tek işinin bu olmadığını hepimiz biliyoruz. Siyasi tartışma söz konusu olduğunda da büyük toplumsal krizlerde ezilenin tarafından sürece bir müdahale gerektiğinde, karşı tarafta kendisine muhataplar arayarak bizzat kendi habitatını kendi yaratmış bir insandı. O yüzden de çok büyük bir özgüvenle hareket edebiliyordu. Çünkü muhataplarını, ve onlarla bir ilişki tarihini çoktan oluşturmuştu. Bunda milletvekili seçilmeden önce çeşitli toplum kesimleri ve öbekler arasında gidip gelen, onlarla teşriki mesaiye harcanmış bir emek de vardı arkasında. Ve nihayet onu anlayan ve dinleyen kulaklar çoktan beri oluşmuştu. Dolayısıyla, sözlerini topluma aktarmakta bizzat kendisinin oluşumuna yardımcı olduğu mekanizmalar harekete geçiyordu. Siz, ben söylediğimizde bir gazeteci dinliyor ve yazı işlerinde bir işlemden geçtikten sonra yayınlanıyor ya da yayınlanmıyordu. Ama Sırrı bir cümle kurmaya kalktığında çok önceden aslında bunun o ertesi gün ya da o gün televizyonda ya da gazetelerde nasıl çıkacağına, nasıl takdim edileceğine dair bir şemayı çoktan o oluşturmuş ve muhataplarını yörüngesine çekmiş oluyordu. Bunlar kolay elde edilen hasletler değil.
Sırrı, kendisini de, eleştiren, kendisini de zaman zaman işte bir hakir kul gibi gösteren ama öte yandan son derece güçlü bir arka plana sahip olarak bütün bunları yapan bir arkadaşımızdı. Ben şahsen şahsi rolüm, tarihteki yerim, rolüm falan konusunda Sırrı kadar ne bir hazırlığa ne de öngörüye sahip olduğumu söyleyebilirim. Fakat o adım adım bu mecliste oluşan kariyerini planlamış idi. Eğer meclise giriyorsa, mecliste yapılacak olanın alâ-yı alâsını yapmalıydı. Meclis neresi? Konuşulan yer. Sözün erebildiği en yüksek mertebeye çıkabilmek açısından bütün kabiliyetlerini, kapasitesini, gücünü konuşturdu ve karşılık da aldı. Hepimiz biliyoruz Sırrı’da şeytan tüyü olduğunu ve sevilmeden edemeyeceğini. O da sanıyorum bunu gayet iyi biliyordu ve esasında halkın menfaatine, onun taleplerinin gerçekleşmesi bakımından özgür bir mecra oluşturarak her şeyi şahsiyattan da kurtarmış oldu. Yani, yoksa kuru kuruya kalmış olsa, çok egosantrik bir rol olabilecek olan şeyi halka hizmet olarak da sonuçta biçimlendirmiş oldu. Neresinden baksak, istisnai bir insandan söz ettiğimiz apaçık.
İrfan Aktan– Şimdi tabii, kuşak olarak o sizden sonraki kuşak, yani 78 kuşağı- örgütsel olarak da bakıldığında aslında onların kuşağı sizin takipçiniz. Dolayısıyla siz onların şefi ya da başkanı pozisyonundaydınız da, öyle bakıldığında 68 kuşağı ile 78… Hani bir orada genel bir şey yapılır ama , siz 68 kuşağından biri olarak baktığınızda Sırrı Süreyya’yı bütün o sınavlardan -yani işkenceden, baskıdan, illegaliteden vesaire- geçmiş bir karakterin oluşumunu nasıl izah ediyorsunuz? Yani sadece salt kendi kendini mi yarattı, yoksa koşullar mı onu yarattı? Bir de niye bu koşullar sadece bir tane Sırrı Süreyya yarattı?
Ertuğrul Kürkcü– İşte tarihte bireyin rolü diye bir şey var. Tabii ki, sizin söylediğiniz doğru. Arkada muazzam bir tarihi arka plan var ve bunun üzerinde yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan kaynaşıyor. Ama bunların arasından uygun bileşime, uygun kıvama, uygun eğitime, uygun şahsiyete, uygun kişisel ilişkilere sahip birkaç kişi oluyor. İşte deminden beri konuşuyoruz, yani ikame edilemediğini, bir ikinci Sırrımız maalesef olamadığını konuşuyoruz. Belli ki, burada sadece Sırrı’ya özgü bir şey var. Fakat ikincisi, arka plana geri döndüğümüzde, -şunu herkes bilmeyebilir, bilmek zorunda da değil ama mesela Sırrı, kendisi başka da insan olmadığı için, benim dışımda meclise birlikte giren işte üç dört milletvekilinden, o dönem, yani Türkiye solundan ya da Kürdistani olmayan üç dört kişiden biri olduğumuz için- benimle bir kuşak ilişkisini de bu manada hep sürdürdü. Benim adım onun dilinde “Şefo”ydu şaka yollu; ama işte onun bir manası vardı. Yani bir önceki kuşaktan el almışlığın sürekli olarak her gün yeniden üretildiği ve bütün kritik meselelerde mutlaka bir görüş alışverişine ihtiyaç duyarak yürüyen ama sonunda da kendi bildiğini okuyan… Yani ben onun şefi falan değildim. “Şefo” başka, “şef” başka zate, ama aramızda hep böyle bir ilişki oldu.
Ben çok eskiden beri, yani bu 78’liler dediğimiz insan topluluğu oluştuğundan beri altını çizerek bunu söyledim: Eğer 1968 kişisel kahramanlıkların çağıydıysa, 78 kitlenin kendisinin kahraman olduğu ve kendi kahramanlarının adsız oldukları bir dönemdi. Bunlardan yüzlercesi, binlercesi vardı ve beş bin tanesi hayatlarını verdi. 1980 darbesi geldiğinde toprağın altındaydılar. Bu muazzam bir çatışma ve muazzam bir örtük iç savaş idi. Ve bu iç savaşta ayakta kalabilmek için her gün kavga etmeniz, bu kavgayı her gün yeniden kurmanız, etrafını örmeniz, bunu teşkilatlandırmanız, bunun içinde yol almanız, kendinizi yetiştirmeniz, hiç yanlış yapmamanız, hep doğrunun tarafında kalmanız ve galip gelmek için bütün kuvvetlerinizi seferber etmeniz gerekirdi. Böyle binlerce insanı ben cezaevlerinde tanıdım ve Sırrı onlardan bir tanesi. Ama daima bir fazlası var: O işte ne kendisini acılara terk eder, ne hatıralara bırakır, ne kendiyle böbürlenir ne ama kendiyle de böbürlenmez. Bütün bunların içerisinde kendisine dervişane bir yol kurmuş olan bir insan.
Ama bunun arka planı var. Yani Sırrı’nın gençliğine, çocukluğuna, daha evveline döndüğümüzde birçok geleneğin iç içe geçtiği bir ailevi arka plan; Türkiye’nin neredeyse bütün
etnisitelerinin iç içe kaynaştığı bir Adıyaman toplumsallığı içinde çocukluğunun, ilk gençliğinin geçmesi… Burada en derin yoksulluk ama öte yandan babası dolayısıyla çocuk yaşından başlayarak sola yüzünü dönmüş bir insanlık anlayışı. Ama bütün bunları sadece kitaplardan ve sol literatürden değil, doğrudan doğruya halk kültüründen, edebiyattan —işte Sırrı’nın çaldığı enstrümanları biliyorsunuz: Tambur da çalıyor, saz da çalıyor. Son derece güzel kasideler söylemeyi biliyor. Ben onun kadar ezberinden divan edebiyatı şiiri söyleyen insanı bilmiyorum- ediniyor. Bunları hiçbir kuşağa hiç kimse armağan etmiyor. Bunlar bir kişinin kendi çabalarıyla elde edilen şeyler.
E, bunların ördüğü bir zihni düşünün. Baktığı zaman sizin sadece bir leke gördüğünüz yerde o kıpırdayan onlarca ilişki, fikir, gelenek görenek ve geleceğe dair imalar görebilir. Çok erken olgunlaşmış bir insandı Sırrı. Çok çalışmak zorunda kalmış, bedeniyle çalışmış, zihniyle çalışmış, işsiz-aç gezmiş sokaklarda yatmak zorunda kalmış, işkencelerden geçmiş, karşısındaki kuvvetlerle çatışmış. Sertliği, şiddeti görmüş, kendisine yapılmış, o da yapmış. Ve sonuçta bütün bunların bileşkesi olan bir muhasebe olarak bir Sırrı var ortada. Ben şunu diyeceğim: Sırrı temayüz etti, öne çıktı. Ben eminim bu kadar öne çıkmaya fırsat bulamamış ya da şartlar el vermemiş kendi gibi binlerce de Sırrı var. Sırrı’nın bu kadar çok sevilmesinin en önemli nedenlerinden birisi bence kendi kuşağının solculuğunu ve onun meydan okumasını herkes için kabul edilebilir bir dile dökmesiydi. O yüzden de kendi arkasında hemen öteki binlerce Sırrı’nın sempatisini bulmayı başardı. Ben o açıdan -nasıl desem- yani insan ilişkileri bakımından başkalarından çok daha fazla düşünmüş ve daima bir temsil meselesi olduğunu göz önüne alarak, bir yerde dururken, bir yerde konuşurken, bir yerde pozisyon alırken hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan bir insandı. Sırrı kadar doğal ama öte yandan Sırrı kadar da tertipli pek kimseyi gördüğümü söyleyemeyeceğim.
İrfan Aktan– Şimdi tabii Sırrı Süreyya’yı hani bir yıl, beş yıl, on yıl sürekli tabii ki yâd edeceğiz ama oradan hani çıkaracağımız bir sonuç da olmalı yani… Ya da , hani bir bakiye kalmış olmalı. , hani hep denir ya işte anısını yaşatmak filan ama bir yandan da bir mücadele azminden de söz ediyoruz. Dolayısıyla onun yaşam pratiğinden, solculuğu yapma biçiminden ne tür sizce dersler çıkarılabilir ya da sonuçlar?
Ertuğrul Kürkcü– Birçok şey söyleyebiliriz, ama şu an için önemsediğim şu tarafı daha çok aklıma geliyor. Yani hem sıradanlıktan uzak, daha uzak geleceğe dönük bir tahayyülle işe başlamak ama bunu her günkü hayatın içerisinde kabul edilebilir bir hale getirebilmek bakımından Sırrı’nın bence herhalde en çok temayüz eden tarafı mücadelede kibre yer vermemesi, herhangi bir kazanımı yeterli görüp “artık oldu” diye düşünmemesi ve bunun bir sonrasına açık bir kapı bırakarak daima etrafındaki kuvvetleri çoğaltma, düşmanlıkları azaltma ve silahsız süren bir mücadelede kuvveti bilek gücünden çok akılda, fikirde, maneviyatta ve gönül birliğinde aramak[tı]. Ben Sırrı’nın kendine seçtiği yürüyüş yolunun bu olduğunu düşünüyorum ve bunun özellikle sivil siyasette sonuç almak bakımından çok önemli bir haslet olduğunu mümkün olsa hani geriye dönüp bütün bunları yeni baştan analiz ettiğimizde örnek vakalar olarak pek çok siyaset akademisinde yeniden gündeme getirebileceğimizi düşünüyorum. Ama bu başlı başına bir iş. Bunu kim yapacak, nasıl yapacak ayrı mesele.
Hem hep birlikte en uzak geleceğe, sınıfsız bir topluma, komünizmin bütün insanlık için ortak tahayyülüne sahip olmak, hem de bunu o günkü aktüalitede, o güncellik içerisinde en, en sıradan bir sağcının bile reddedemeyeceği bir üslup ve davranışla ifade edebilmek ve böylelikle aslında çok radikal bir şeyi söylerken daima arkasında büyük bir çoğunluğu barındırabilmek kabiliyeti -ben Sırrı’nın daima bunu gözeterek, bunu öngörere adımlarını karşı tarafta yankı yaratacağını gözeterek attığını, o yüzden de zaten sonuçta iki tarafın çatıştığı anda bir üçüncü göze ihtiyaç olduğunda herkesin dönüp onun için Sırrı’ya baktığını söyleyebilirim. Bu üzerinde durmaya, düşünülmeye ve bir siyasi tecrübe olarak ortak dağarcığımıza katılmaya layık bir duruştu. Ben böyle hatırlıyorum. Böyle hatırlamaya devam edeceğim. Tabii ki bunlar kamuoyuyla paylaşabileceğimiz şeyler ama her ilişki son derece şahsi ve ayrıca hiç kimseyle yeterince dile dökemeyeceğim ve kimsenin yeterince anlamayabileceği bir gönül bağı, bir iç bağ, bir içimizi titreten yakınlık: Bu da , işin şahsi tarafı.
İrfan Aktan–Tabii buradaki hani Sırrı Süreyya’nınki hasmı yanına çekme saflığından ziyade bir tür, sanırım, taraflar arasındaki o duvarları en azından esnetme, oralarda diyalog boşlukları bırakma çabası olarak görünebilir.
Ertuğrul Kürkcü– Bu, aktüel olarak öyle. Fakat ben Sırrı’nın mesela kapitalizmle sosyalizmin ortasını, zalimle mazlumun arasını hedeflediğini düşünmüyorum.
İrfan Aktan–Evet
Ertuğrul Kürkcü– Sırrı hepimiz gibi zalimin kahrolması, mazlumun kazanmasını; kapitalizmin yıkılması, komünizmin muzaffer olmasını hepimiz gibi isterdi. Ama bunu yapabilmesi için mutlaka karşı tarafta bir eğilim oluşturması [gerektiğini], bunu “iki ordu karşı karşıya gelir, biri ötekini yener ve dava kazanılır”dan çok daha kompleks bir insanlık durumu olarak gördüğünü anlatmak istiyorum. Yoksa Sırrı bir orta yolcu değildi, Sırrı radikal bir devrimciydi. Onun altını çizmek isterim.
İrfan Aktan–Son olarak şunu sorayım: , iki a-yani Türk Türkiye sol hareketinin işte iki kuşağından işte Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder… Tabii, başka pek çok daha aktör var. Sizleri yıllar ve yıllar sonra Kürt siyasi hareketinin bir tür işte içinde gördük ve orada mücadeleyi sürdüren işte aktörlersiniz. Sizi orada buluşturan şey neydi sizce?
Ertuğrul Kürkcü– Bu tamamen Türkiye’deki sınıf mücadelesinin, ezenlerle ezilenler arasındaki kavganın hâlâ sürmekte olan bir tarihsel dönemdeki zorunluluklarıydı. Türkiye’de demokratik bir dönüşüm olmadan bir sosyal kurtuluş kapısının açılması mümkün olmadığı gibi, Kürtlerin zulüm altında geçirdikleri bir toplumsal çatışmada Kürtlerin hakkını teslim ve temsil etmeyen bir solculuğun imkânsızlığı — bu ikisinin bir araya gelerek açtığı doğal bir yoldan biz Kürtlerin özgürlük mücadelesine eşlik ettik. Biz Kürt siyasi mücadelesinin organik bir parçası değiliz, ittifak halindeyiz ve bu ittifak Kürtler kurtuluncaya kadar sürecek. Ama sonuç olarak toplumun büyük çoğunluğu açısından baktığımızda demokrasinin kapılarını Kürtlerin özgürleşmesinin açabileceği bir iklimde bizim önümüze çıkan bir siyasi ortaklık, siyasi işbirliği, siyasi ittifak, stratejik ittifak imkânını reddetmek aslında kendi büyük hedeflerimizin inkârı olurdu. Sonuçta, halkların kurtuluş mücadelesinin ortaklaştığı bir bağlam oluşturmadan, Türkiye’deki otokratik , protofaşist rejimi değiştirmek mümkün olamayacağından, tarihin emrini yerine getirdik. Tabii ki karşı taraf da… Yani özellikle Öcalan’ın Türkiye Sosyalist Hareketiyle Kürdistan Devrimci Hareketi arasında organik bir ilişki kurma yönündeki telkinleri, çabaları olmasaydı her iki tarafın milliyetçiliği böyle bir işbirliğine asla imkân vermezdi. Bu yolun özellikle kasıtlı, iradi, uzun süren çabalar sonunda Öcalan tarafından açılmış olduğunu, ve onun bu yürüyüşü çok kolaylaştırdığını da eklememiz gerekir.
Bunun sonuçlarına bakalım. İşte hep birlikte görüyoruz: 2010-11’deki duruma bakalım. 2026’daki duruma bakalım. Üzerinden 15 yıl geçti Sırrı’yla beni bir araya getiren ortaklığımızın. Şu an Türkiye’nin üçüncü büyük siyasi kuvvetini elbirliğiyle oluşturmuş olduğumuzu geriye bakarak güvenle söyleyebiliriz. Ve bu üçüncü büyük siyasi kuvvet, bu üçüncü kutup, aslında Türkiye’nin geleceğine yön verme kabiliyetine sahip; o olmaksızın hiçbir denklemin kurulamayacağı bir siyasi çerçeve oluşturdu. Bu esasen bu yürüyüşü iyi okuyamayan, bunu eleştiren, bunda kusurlar görenlerin bile aslında kendi kendilerini ifade için buldukları en önemli imkânları da bu süreçte yarattı. Herkese kazandıran bir atak oldu. O yüzden, tabii ki Kürtlerin özgürlük hareketi burada asli kuvvettir, ama neticede ezilenlerin tamamının kuvvetlerinin birbirine eklemleneceği bir büyük ittifakın da başlangıcıdır: Kadınların, işçilerin, Kürtlerin, Alevilerin gençliğin ve nihayet doğa ananın hakları için mücadele eden bütün insanlığın kuvvetleri Türkiye çapında bir araya gelmedikçe sonuca, hakiki sonuca ulaşmamız da söz konusu değil. Ama , boğayı boynuzlarından yakaladığımızı düşünüyorum doğrusu.
İrfan Aktan–Çok teşekkür ederim. İlave etmek istediğiniz, son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Ertuğrul Kürkcü-Evet, Sırrı’nın yakınlarına, kardeşine, kızına hayatta olan bütün akrabalarına ve yoldaşlarına, yeniden başsağlığı diliyorum. Sırrı’yı anmak, yapmadan edemeyeceğimiz bir şey, ama buna anlam yüklemek, buradan yürünecek yollar, tarikler bulmak, çıkartmak da bizim işimiz. Sırrı bu açıdan çok zengin bir deneyim sundu hepimize. Bunun üzerinde yılda bir gün bile olsa düşünsek, dönüp baksak, biraz kafamızda kendimiz için simülasyonlar yapsak , en iyisini yapmış oluruz diye düşünüyorum. İyi ki hayatımızdan Sırrı geçti. Hepimizin başı sağ olsun.



Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.