Türkiye’de ‘işçi sınıfı çağı’nın açılışı: 15-16 Haziran 1970

Bu çağı sona erdirmeye 12 Mart yarı-darbesi de yetmeyecek, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin lideri Kenan Evren işçi sınıfının kazanımlarına öfkesini şu çimçiğ ifadeyle dile getirecekti: “Bir aşçıbaşı benden daha çok maaş alıyordu.”

15 Haziran 1970 sabahı İstanbul’un sanayi bölgelerinde işçiler iş başı yapmadı. Ankara asfaltı üzerindeki Otosan Fabrikası’ndan çıkan 2 bin 700 işçi Gebze’ye doğru yürüyüşe başladı. Cevizli’deki Singer Fabrikası’ndan çıkan işçiler de onlara doğru yürüyüşe geçti. Ellerindeki pankartlarda “Yaşasın işçi sınıfı”, “AP iktidarı bizim iktidarımız değildir”, “Tüm gericiler ve faşizm kahrolsun” ve “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” yazıyordu.

Aynı saatlerde Avrupa yakasında, Silahtarağa ve Alibeyköy’de de 5 bin işçi yürūyūşe başladı. Polis dört işçiyi gözaltına aldı. İşçiler Eyüp Karakolu’nu kuşatıp arkadaşlarını geri aldılar ve yürüyüşe devam ettiler. İşçiler merkezde Taksim ve Gümüşsuyu’nda da toplanmaya başlarken aynı saatlerde İzmit’e fabrika semtlerinden yolan çıkan iki grup da İzmit kent merkezine doğru yürüyüşe geçti. İstanbul, Anadolu yakasındaki yürüyüşler Ankara asfaltına taştı. İşçiler, Kartal kavşağında karşılarına çıkan bir tabur asker ve üç tankı aşıp geçti. Soğanlı’da Başbakan Süleyman Demirel’in kardeşi Haci Ali Demirel’in ortağı olduğu Haymak Döküm Fabrikası’nın büroları işçilerin öfkesinden payını aldı. Gün boyunca Ankara asfaltı üzerindeki fabrikalardan çıkarak birbirlerine doğru akan işçi kolları gün batarken Göztepe kavşağında buluştular. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın Temsilcisi 15 Haziran 1970 günü boyunca İstanbul’da “115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüşe katıldığını” açıkladı.

16 Haziran sabahı, Anadolu yakasında toplanan işçiler Ankara asfaltı üzerinden Üsküdar’a doğru yürüyüşe başladı. Kuzguncuk-Beylerbeyi üzerinden Üsküdar’a doğru yürüyüşe geçen işçilerle Kartal-Yakacık bölgesinden gelen binlerce işçi birleşti. Üsküdar-Kadıköy kavşağında önleri deniz kuvvetlerine bağlı birliklerce kesildi. Deniz ulaşımı yasaklandı. Barikatı aşamayan işçiler bir koldan Paşabahçe ve Beykoz’a, bir koldan Kadıköy’e doğru yürüyüşü sürdürdüler.Aynı saatlerde Otomarsan işçileri Ankara asfaltından Haydarpaşa’ya yürüyüşe başladı. Üç arkadaşları gözaltına alınınca Kartal polis karakolunu bastılar; iki polis otobüsünü tahrip ettiler. Kartal’dan yola çıkan işçiler Ankara asfaltında Gebze yönünden gelen işçilerle birleşti. Yürüyüşçülerin sayısı 15 bini geçti. Önleri Haydarpaşa kavşağında polis barikatıyla kesildi. İşçilerle polis arasında, yolun açılması için çıkan tartışma çatışmaya dönüştü. İşçiler, yol kenarındaki tepelerden topladıkları taşlarla polise karşı koydu. Polis, silahla karşılık vererek geri çekilirken işçiler Kadıköy’e yürüyüşlerini sürdürdü.

Avrupa yakasında da Levent’teki fabrikalardan çıkan işçiler, İstinye’den gelen Kavel işçileriyle birleşip Şişli üzerinden Taksim’e yürümeye başladı. Tekfen fabrikası önünde “toplum polisi” en önde yürüyen kadınları coplayınca çatışma başladı. Polis ateş açtı. İki işçi öldürüldü.Anadolu yakasında AEG, Çivi ve Tırpan işçileri yürümeye başlayıp Gebze çarşısından Ankara asfaltına çıktılar. Arçelik, Demir Döküm, Timaş, Demirçekmece işçileri yürüyüşe katıldı. 10 bin işçi iki koldan yürüyüşü sürdürdü. 2. Zırhlı Tümen’e bağlı bir tank taburu, İstanbul-Ankara yolunu kapattı. İşçiler barikatı geçtiler. Öğle saatlerinde Kadıköy’de 15 bin işçi toplandı. Vapur ve motorlar işçilerin Avrupa yakasına geçmemeleri için iskelelerden uzaklaştırıldı. Tuğgeneral Vahit Güneri Kadıköy İskele Meydanı’nda işçilere “fabrikalarınıza dönün” çağrısı yaptı. İşçiler, dağılmadı. Sokak aralarından yürüyerek Yoğurtçu Parkı’nda toplandılar. 14.30’da parktan çıkarak yeniden iskele meydanına doğru yürüyüşe geçtiler. Askerler Kızıltoprak üzerinden gelen işçilerin önünü kesti. Yeniden çatışma çıktı. İşçiler yeniden iskele meydanına yöneldi. Fenerbahçe Stadyumu yakınlarında işçilerin önünü toplum polisleri kesti. Çatışma çıktı, işçiler bir polis aracını ateşe verdi.Kartal’dan kamyonlarla gelen işçiler Kadıköy İskele Meydanı’nda kaymakamlık binası önünde toplandı. Bir kadın işçi konuşma yaparken, polis tarafından kaçırılarak gözaltına alındı.

Binlerce işçi kaymakamlık binası içindeki emniyet amirliğini bastı. Binadaki sivil polisler, işçilere ateş açtı. İşçiler iki polis aracını ateşe verdi. Yangın, kaymakamlık binasına sıçradı. Gün batarken çatışmalar hala sürüyordu. Kaymakamlık civarına takviye polis birlikleri sevk edildi. İşçiler üzerlerine ateş açan polislere molotof kokteyli, taş ve sopalarla karşılık verdi. Kadıköy’deki çatışmalarda da bir işçi öldürüldü. Karanlık çökerken sıkıyönetim ilan edildi. Ordu İstanbul ve İzmit’in yönetimine el koydu. Çatışmalar son bulduğunda üç işçi Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak, bir toplum polisi Yusuf Kahraman ve Kadıköy’de olayları izleyen esnaf Abdurrahman Bozkurt hayatlarını kaybetmiş, 200’ü aşkın işçi, polis ve asker yaralanmış; 162 işçi ve sendikacı tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerine sevk edilmiş ilk elde 422 işçi işlerinden çıkarılmıştı.

Bir işçi sınıfı kazanımı olarak 15-16 Haziran

15-16 Haziran’dan işçi sınıfının bir “kazanım”ı olarak söz etmek ilk bakışta bir paradoks olarak görünebilir. İki gün süren bir protesto yürüyüşü ve direnişin sıkıyönetimle bastırılması, işçi önderlerinin kıyıma uğratılması, öldürülmesi, hapsedilmesi, işten atılması “neden işçi sınıfının kazanç hanesine yazılsın”; bütün bunların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra işçilerin sendikaları, sendikal hakları, sosyal hakları, ücretleri, milli gelirden aldıkları pay bunca gerilemiş, toplumsal konumları, toplumsal kültür ve politik söylemde işgal ettikleri yer bunca daralmış ve aşınmışken, hala bir “bir kazanımdan söz etmek mümkün mü” diye sorulabilir.

Yanıt iki bağlamda da “evet”tir. Evet, 1970’te de 15-16 Haziran bir işçi sınıfı kazanımıydı, bugün de öyledir. 15-16 Haziran 1970’te dar anlamda ve kendi sınırları içinde de olsa aktüel toplumsal ve politik imaları ve etkileri itibariyle bir kazanımdı. Bugün de toplumsal mücadeleler tarihinde bıraktığı silinmez ayak izleriyle işçi sınıfı bilinci ve kimliğinin inşasında edindiği yapı taşı özelliği dolayısıyla mücadele mirasının vazgeçilmez, eşsiz cevheri olarak bir sınıf kazanımıdır ve hep öyle kalacaktır.

Dar anlamda 15-16 Haziran ve DİSK

15-16 Haziran, dar anlamda, DİSK’te ifadesini bulan sınıf sendikacılığını tasfiyeye yönelik devlet ve sermaye saldırısına karşı işçilerin siyasi direnişiydi ve işçiler 17 Haziran günü değilse de sonunda kazandılar. Ne mücadeleleri 15 Haziran sabahı başlamıştı ne de 16 Haziran gecesi bitti. Kurulduğu 1967’den sadece üç yıl sonra DİSK’in Türkiye’yi sarsan büyük direnişin öncüsü haline gelişi aşağıda, ekonomik ve toplumsal yaşamda meydana gelen büyük sarsıntıları bir sismograf gibi yansıtır.İşçi hareketinin ve sendikal mücadelenin zemini DİSK’in üzerinde yeşerdiği 27 Mayıs 1960 sonrası koşullarda -1963 ile 1971 arasında- sanayide çalışmaya başlayan ve sendikalara katılan işçi sayısındaki büyük sıçramalarla birlikte genişlemişti: 1963’te 2 milyon 745 bin olan işçi sayısı 1971’de 4 milyon 55 bine yükselmişti. 1963’te 296 bin olan sendikalı işçi sayısı ise 1971’de 1 milyon 200 bindi. Aynı dönemde sendikalaşma oranı üç kat artışla yüzde 10.8’den yüzde 29.6’ya yükseldi. 1963’de imalat sanayinde ücretlilerin büyük bir kesimi 10 kişiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde çalışıyordu. Toplam 354 bin işçi 158 bin işyerine dağılmıştı; 1968’deyse 100’den fazla işçi istihdam eden işyerlerinde çalışan işçilerin sayısı 1963’e göre yüzde 50 artarak 252 binden 360 bine çıktı. Sermayenin üretim maliyetlerini yükselttiğinden sürekli o]arak yakındığı ücretlerin maliyet içindeki oranı yalnızca yüzde 10,53’tü. Aynı dönemde iş kazalarıyla kaybolan işgünü sayısı grev ve direnişlerin yol açtığı kayıpların 8 katıydı. Resmi sayılara göre 1963’te 7 olan grev sayısı 1969’da 82’ye 1970’de 111’e yükselirken, greve katılan işçi sayısı 1963’te 1374 iken 1970’de 27 bine yükseldi.1960’lar sonu ve ‘70’ler başındaki yoğun mücadele döneminde işçiler “kendisi için sınıf” olma yolunda hızlı ve büyük adımlarla ilerledi. Sendikalaşma çabalarında başvurulan yöntemlerin radikalliği mücadelelerin sertliğiyle doğrudan bağlantılıydı. Fabrika işgalleri ve grevler, bu direnişlerde uygulanan mücadele yöntemleri salt ekonomik mücadeleler olarak kalmadı. İşçiler yeni koşullarda bir yandan eski geleneksel kavga yöntemlerini dönüştürüyor, öte yandan 1960’lar başından beri sürüp giden fabrika dışındaki toplumsal mücadelelerden, antiemperyalist mücadelelerden edinilen yordamlara da baş vurmaktan geri durmuyorlardı. Gerçi, durmaksızın kabaran ve gelişen kendiliğinden mücadeleleri daha yüksek bir bağlama oturtabilecek devrimci dönüşüm perspektifine sahip sendikal kadrolar henüz ortada yoktu. Uluslararası deneyim ve mücadele bilgisi sendikaların uzağındaydı. Buna karşın işçiler ve işyerlerindeki sendikacılar yaratıcılıklarına sınır koymuyorlardı.

1968’de İstanbul’da Derby Lastik Fabrikası işgali, Türkiye sendika hareketi için bir ilkti. İşçiler fabrikayı DİSK’e kapatan sermaye sahiplerine kendilerini fabrikaya kapatarak yanıt verdiler; onların başarısı, başka fabrikalara da örnek oldu. Öte yandan 1963’teki Kavel direnişiyle başlayan bir başka gelenek Demir-Döküm’de, Sungurlar’da, Singer’deki işgallerde yeniden doğdu. Fabrikalar çevresindeki yerleşmelerde, mahallelerde yaşayanlar direnişin içinde yer aldılar; işçilerle dayanıştılar. İşçilerin kardeşleri ve eşleri de mücadelenin içine girdiler. 1969 Demir-Döküm işgalini kırmak üzere fabrikaya saldıran polis güçlerine çevredeki gecekondu halkı işçilerle birleşerek karşı koydu. Devrimci gençlik örgütleri için de de mücadelenin gelişmesine katkıda bulunmak, işçi grevlerine ve işgallere destek vermek bir siyasal sorumluluk göstergesi sayılmaya başladı.1970 yazına gelirken İstanbul 2 milyon 849 bin nüfusuyla 35 milyon nüfuslu Türkiye’nin en büyük kentiydi. Ülkede üretilen toplam toplumsal sermayenin yüzde 50’si, büyük ölçekli sanayi işletmelerinin yüzde 43’ü, sanayi işçilerinin yüzde 35’i İstanbul’da yoğunlaşmıştı. Madeni eşya, kimya, konfeksiyon ve elektrikli aletler sanayiinin de yüzde 50’den fazlası İstanbul’daydı. DİSK’in kaçınılmazca İstanbul’daki işçi hareketinin merkezinde yer alacağı örgütlenmesinin ilk üç yılında belli olmuştu.1970 yazında 20’den fazla işçi istihdam eden 700 büyük işletmede 116 bin 605 işçi çalışıyordu. 4 büyük işletmede 3’er bin, 26 büyük işletmede 3 bin dolayında işçi istihdam ediliyor; 250 kadar işletmedeyse 100 ile 500 arasında işçi çalışıyordu. İstanbul’daki merkezileşmiş ve yoğunlaşmış büyük ölçekli modern sanayi işletmeleri bu yapılarıyla Türkiye’nin modern sanayi işçilerinin ve onların sınıf mücadelelerinin döl yatağıydılar. Bu işletmelerin büyük bir bölümünün işçileri burjuvaziyle mücadelede DİSK’i kendi örgütleri olarak benimsemişler, onu bizzat kendileri çağırarak, ekonomik mücadelelerinin merkezi örgütü haline getirinceye kadar sermayeye karşı kavga vermişlerdi. DİSK 1966’dan 1970’e kadar özellikle İstanbul-İzmit metropolü çevresindeki büyük ölçekli özel sanayi işletmelerinde son derece zor mücadelelerden geçerek örgütlenmiş, işçilerin güvenini kazanmış, Türk-İş’in hükümetler ve patronlarla uyum içindeki Amerikan usulü “sarı sendikacılık”ından yaka silken işçi kitlelerinin gözünde yeni sendikal seçenek olarak belirmeye başlamıştı.1961 Anayasası’nın sendika seçme özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin kağıt üzerinden pratiğe aktarılabilmesi uğruna işçilerin DİSK çevresinde yürüttükleri mücadeleler işçi hareketinin devlet sendikasının denetiminden çıkarak burjuvazinin hegemonyasından bağımsızlaşabilmesinin ön önemli imkânlarından biri oldu.

Hegemonya blokunun çözülüşü

İşçilerin ekonomik mücadelelerinin de katkısıyla 1965-68 arasında nisbi olarak artan gerçek gelirleri 1969’dan başlayarak gerilemeye başlamıştı. İktidardaki Adalet Partisi (AP) işçilerin ekonomik taleplerinin daha da güçleneceği bir dönemin arifesinde bir yandan sanayi sermayesinin desteğini korumak için işçi hareketi karşısında git gide sertleşmek, öte yandan politik hegemonyasını sürdürmek için daha geniş kesimlere yaslanmak zorundaydı. Ne var ki, sanayicilere kaynak transferi sağlamak üzere toprak rantının vergilendirilmesi için meclise sevkedilen yasalar büyük arazi ve emlak sahiplerini isyan ettirmiş; 41 AP milletvekili 1970 bütçesine karşı oy kullanarak hükümetin düşmesine yol açmıştı. Aynı şekilde ticaret gelirlerine yüklenen ek vergiler de tüccar ve esnafı ayağa kaldırmış; taşra sermayesiyle mali-sermaye arasındaki çıkar çatışması Odalar Birliği’ni bölmüştü. AP’nin Odalar Birliği başkan adayı, daha sonra Milli Nizam Partisi’ni kurarak başına geçecek olan Necmettin Erbakan karşısında seçimleri kaybetmiş, AP büyük toprak sahiplerinden sonra taşra sermayesinin de desteğini kaybetmişti. Demirel’in iktidarını koruması, mali sermayenin, özellikle büyük sanayi burjuvazisinin desteğini korumakla sıkı sıkıya bağlanmıştı. Hükümetin 1970 gündeminin birinci maddesi büyük sanayinin yani, Koçların, Sabancıların, Ezcacıbaşıların ve onların uluslararası iştiraklerinin çıkarlarının korunmasıydı. Demirel sermayenin diğer kesimleriyle kozlarını paylaşmayı bitirir bitirmez sırtını büyük sermayeye yaslayarak işçi sınıfıyla cepheleşmeye yöneldi. Demirel hükümeti DİSK’i tasfiye için tasarlandığını saklamaya gerek görmediği yeni sendikalar kanunu tasarısını ilkbaharla birlikte TBMM gündemine ve kamuoyuna açtı. Maksat, bütün işkollarında Türk-İş’i yetkili kılarak, işçi hareketinin bir “sarı” sendikalar ağıyla denetim altına alınabileceği bir düzenlemeydi. Tasarının başlıca hedefleri şunlardı:

* İşçinin sendikaya üye olabilmesi için başvuru yeterli değildi, sendikanın yetkili organının bu başvuruyu kabul etmesi gerekiyordu.

* Üyelikten ayrılma, istifaların noter kanalından geçmesi şartına bağlanıyordu.

* Tasarı, sendikaların Türkiye çapında çalışabilmesi için kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini üye yazmış olmasını öngörüyordu.

* Federasyonların kurulmasında ise; aynı işkolunda kurulmuş sendikalardan en az ikisinin bir araya gelmeleri ve o işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini bir araya getirmesi şartı aranıyordu.

* Konfederasyonlar ise; yukarıda belirtilen şartlara uygun olarak kurulan sendika veya federasyonlardan en az üçte birinin kararı ve Türkiye’deki sendikalı işçilerin yine en az üçte birinin bir araya getirilmesiyle kurulabiliyordu.

* İşçi sendikası kuracak işçilerin o işkolunda en az üç yıl çalışmış olması koşulu getiriliyordu.

* Sendikaların, uluslararası federasyonların kurucusu olmaları Türk-iş’in iznine bırakılıyordu.

* Sendikaların kooperatifler kurması ve sanayi girişimlerinde bulunmaları Türk-İş’in olur şartına bağlanıyordu.*

Anayasal bir hak olmayan lokavtın yasada yer almasına olanak tanınıyordu.

DİSK yöneticileri, tasarının kanunlaşmaması için, TİP ve CHP’yi ve Senato’daki “Milli Birlik Grubu”nu uyardılar, Başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la da görüşmeye çalıştılar. Demirel görüşmeyi reddetti. Sunay yasayı veto etmesini öneren TİP’in sendikacı vekili Rıza Kuas’ı azarladı: “Neyi veto edeceğimi neyi etmeyeceğimi senden soracak değilim.” Olağan mücadele yolları kapatılan DİSK’in bütün yöneticileri, işyeri temsilcileri ve işçileri 13-14 Haziran ‘da Lastik-İş Sendikası’nın İstanbul Merter’deki genel merkezinde bir araya gelerek kendilerine meydan okuyanlara meydan okudular. Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişi kararını aldılar, hayata geçirdiler, dünyayı ve Türkiye’yi ayağa kaldırdılar.

274-75 sayılı sendika yasalarında da TBMM’nin sağcı çoğunluğunca yapılan değişiklikler CHP, TİP ve Birlik Partisi’nin aykırılık başvurularını değerlendiren Anayasa Mahkemesi’nin 8-9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararla iptal edildi. İşçiler 1970’in uzun sıcak yazında Ankara asfaltında başlayan kavgayı 1971’in kışında Ankara’da kazandılar. 15-16 Haziran’da dünyayı ayağa kaldırmasalar ne çiğnenen haklarını geri alabilirler ne de Türkiye’nin en büyük çaplı sınıf mücadelelerinin içinde yer alacağı ‘70’lerin ikinci yarısını kuşatan halk mücadelelerine esin kaynağı olabilirlerdi.

Türkiye 15-16 Haziranla işçi sınıfı çağına girmişti. Bu çağı sona erdirmeye 12 Mart yarı-darbesi de yetmeyecek, 1974-80 arasındaki faşist iç savaş dayatmasını 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin takip etmesi gerekecek ve cunta lideri Kenan Evren işçi sınıfının kazanımlarına olan öfkesini şu çimçiğ ifadeyle dile getirecekti: “Bir aşçıbaşı benden daha çok maaş alıyordu.”

Geniş anlamda 15-16 Haziran ve Türkiye solu

15-16 Haziran Türkiye’nin işçi sınıfı çağını açarken, Türkiye sosyalist hareketinde bir zihniyet devrinin, bir paradigmanın da sonunu ilan ediyordu.

Kapitalizme geç giren Türkiye, modem sosyalizmin ve sosyalist mücadelenin gelişme tarihi bakımından da Batı’dan farklı bir doğrultu izledi. Sosyalist mücadele Anadolu’da dünyanın hiçbir ülkesinde eşine rastlanmış olmayan bir trajediyle başladı. Henüz emperyalist devletlerin işgali altındaki Osmanlı Devleti yıkılıp, Cumhuriyet kurulmamış, işçi sınıfının kendisi tam olarak şekillenmemişken Ankara’daki “asî” burjuva hükümeti eliyle resmi (=sahte) Komünist Partisi kurulmuştu. Bunu, Ankara Hükümeti’ne biat etmeyerek, kurtuluş savaşının önderliğini üstlenme iddiasını hissettiren, Rusya’daki Türk savaş esirlerinin kurduğu Türkiye Komünist Partisi öncülerinin Karadeniz’de boğdurulması izledi. Sosyalizmin Türkiye’deki trajedisi, daha burjuvazi ile proletarya sınıf mücadelesi alanında olgunlaşmadan uluslararası alanın dinamiklerini yüklenmesiyle, gelişme eğiliminin Sovyet Devleti ile Türk Devleti arasındaki ilişkiler tarafından kıskaca alınmasıyla başladı. Bunun sonucu, sosyalist hareketin bir toplumsal güç haline gelmesinin imkanları doğmadan önce, amansız bir devlet baskısı ile karşılaşması, gelişmesinin sakatlanması, toplumun kıyısına, gizliliğe itilmesi, siyasal bir kitle hareketi halinde örgütlenemeden kalmasıydı. Beri yandan, esas olarak Avrupa kültürünün ve Avrupa sınıf mücadeleleri tarihinin ürünü olan modern sosyalizm düşüncesini, nüfusun çoğunluğu için geleneksel kültürün ve yaşama biçimlerinin 500 yıl boyunca neredeyse hiç değişmeksizin kaldığı bir ülkede yeniden üretmek daha başlangıcından itibaren; Komünistler için inanılmaz güçlüklerle doluydu. Komünizmin kendi gücüyle gelişme olanaklarından yoksun oluşunun doğurduğu güçlüğün üstesinden gelebilmek için onu İslamiyet’le bütünleyerek “halka yaklaştırmak”, Kemalizmle bütünleyerek devletten güç almasını sağlamak, ya da Kemalist diktatörlük karşısında parlamenter muhalefetle ilişkilendirerek “meşrulaştırmak” gibi tasarımlar da teorinin daha doğarken sakatlanıp parçalanmasına yol açtı.

Türkiye’de sosyalizmin aktif politika sahnesine ikinci çıkışı, 27 Mayıs 1960’tan sonra gerçekleşti. Aradan geçen kırk yıl içinde modem işçi sınıfı kapitalizmi, kapitalizm modem işçi sınıfının doğurmuş, modern sosyalizmi benimsemeye hazır bir aydınlar katmanı oluşmuş, metropollere öğrenime gelen Kürt gençleri bir sosyalist Kürt aydınlan çevresi oluşturmuş, kentlerin nüfusu süratle artmış, kadınlar geleneksel toplum çerçevesini parçalayarak toplum ve çalışma hayatına girmişlerdi. 27 Mayıs rejiminin Anayasal güvencelere bağladığı düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin sınırlılığına karşın Türkiye bir anda modern düşünce tarihine de adımlarını attı ve sosyalizm düşüncesi kırk yılda alamadığı yolu 4 yılda katetti.Bununla birlikte Türkiye sosyalist (Komünist) hareketi 15-16 Haziran 1970’e gelinceye kadar önceki 40-50 -Osmanlı’yı da sayarsak 100- yılın gölgesi altında hep şu sorunsal etrafında tartıştı: Türkiye’de işçi sınıfının nesnel bir varlığı var mı? İkincisi bu varlık toplumsal bir hareket yeteneğine tekabül ediyor mu? Bu tezler lehinde, aleyhinde konuşanlar; tezlerini ekonomik istatistikler, sosyolojik araştırmalar, teorik ilkeler üzerinden ispatlamaya ya da yadsımaya çalışadursunlar 15-16 Haziran tartışmayı sona erdiren son derece net, nesnel, toplumsal bir gösterge sundu ya da felsefecilerin çokça başvurduğu bir aforizmayı pratikleştirdi: “Muhallebinin kanıtı yenmesindedir.” Evet! 15-16 Haziran 1970 direnişi gösterdi ki, Türkiye’de işçi hareketinin bir sosyal gerçekliği ve maddi gücü vardır, kendi çıkarları için ve sendikal düzeyi aşan bir mücadele yeteneğine sahiptir. Bunu, üstelik egemen sınıfı çok korkutan bir tarzda gerçekleştirmektedir. Böylece “işçi sınıfının mevcut olmadığı”, ya da “varlığının toplumsal değişimin itici gücü olmasına elvermediği” varsayımına dayanan bütün politik değişim projelerinin gerçeklik iddiaları yerle bir oldu.15-16 Haziran’ın bir başka önemi, öte yandan, egemen güçlerin, yani Türkiye’yi yönetenlerin, sermayenin, düzen partilerinin, askerlerin, bürokrasinin aşağıdan gelen bir toplumsal hareket karşısında ne kadar kırılgan olduklarını göstermesiydi. Bunu o zamanki Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç bir cümleyle özetlemişti: “Toplumsal gelişme iktisadi gelişmeyi aştı”. Kapitalizmin “kâr oranlarının düşmesi eğilimi”nin askerlerin de anlayacağı kadar yalınlaştırılmış bu ifadesiyle Tağmaç “işçilerin taleplerini karşılamaya ne devletin ne sermayenin niyeti var” demiş ve açık sınıf mücadelesi çığrının sonunun getirileceği bir olağanüstü rejim arayışı içinde olduklarını ilan etmişti. Üçüncüsü; 15-16 Haziran BAAS tarzında, “parlamento dışından bir askeri müdahaleyle bir tür devrimci dönüşüm mümkündür” diye düşünenlerin kararlarını revize etmelerine yol açtı. Kendi öngörülerinden çok daha kompleks, sola açık bir toplumsal zemin oluştuğunu gören ordu üst kademelerinde ciddi tereddütler oluştu ve ayrılıklar baş gösterdi. İşçi hareketi ima ettiği sosyal gelecek çerçevesiyle Türkiye’de sınırlı reformlar öngören bir askeri müdahale peşinde koşanlara üzerinde hareket edecekleri zeminin sandıklarından çok daha sert olabileceğini, kolayca kontrol edilemeyecek bir toplumsal hareketlilik zemini oluştuğunu gösterdi. Projelerini akamete uğrattı ve onları yeniden Genelkurmay’ın kanatları altına sokulmaya yöneltti. Öte yandan 15-16 Haziran devrimci harekette bir “halk savaşı” yoluyla devrim stratejisi takip etmeye hazırlananlar açısından da iki farklı sonuç doğurdu. Birincisi göreli olarak işçi hareketinin önemini azımsayanların işçi hareketiyle daha yakın bağlar kurma arzularını çoğalttı ya da o akımlar içerisinde işçileri merkeze alan eğilimleri güçlendirdi. Fakat daha önemlisi işçi hareketinin önemi üzerine ne düşünürse düşünsün, devrimci kanatta yer alanların tümünün Türkiye’de bir devrimci kriz doğduğuna dair bir saptamada bulunmalarına yol açtı. Türkiye’de konvansiyonel yollarla rejimin kendisini sürdürme olanaklarının sonuna gelindiği, “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği” bir otoriter müdahale zemininin oluştuğu, devrimci hareketin sürekliliğini sağlamak üzere yeraltına giden yollar döşemesi gerekliliği konusunda çok yaygın bir fikir birliği meydana geldi. Bu çıkarsamalar, devrimci hareket açısından stratejik sonuçlara yol açtı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’nin fizyonomisi 1970 yazı ve sonbaharında şekillenmeye başladı. Bu hareketlerin o dönemdeki tercihlerinin Türkiye sosyalist hareketi üzerindeki etkisi, izleri azalarak da olsa bugün hala sürüyor. Öte yandan süreç Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi esasen parlamenter siyaseti tercih eden politik akımlar için de sosyal ve politik mücadele olanaklarını daraltmış oldu. Tercihlerini gerçekleştirebilmeleri buna kapı açan bir anayasal çerçevenin mevcudiyetini gerektiriyordu. Ancak, Anayasa Mahkemesi TİP’i “Kürt Meselesi”ne atıfları dolayısıyla 1971’de kapatarak tartışmayı parantez içine almış oldu. Bir şey daha: 15-16 Haziran özellikle öğrenci hareketinden gelenler için nispeten daha soyut olan işçi ve öğrenci kardeşliği ilkesinin somutlaşmasına çok büyük katkıda bulundu. İşçilere, işçiler dışından tek toplumsal destek o sırada hala açık olan ve yıl sonu sınavlarının sürdüğü Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinden geldi. 16 Haziran günü ODTÜ’de yüzlerce öğrenci yıl sonu sınavlarını tehlikeye atma pahasına bir gün boykot ilan ettiler. Ardından sanayi çarşısında sendikacılarla birlikte yürüyüşe çıktılar. İşçi hareketi ile öğrenci hareketi arasındaki tarihsel yakınlaşma 12 Eylül 1980 sonrasına ve Özal dönemine kadar güçlü bir eğilim olarak varlığını sürdürdü.

Bu çerçeveden bakıldığında 15-16 Haziran, hem dar hem geniş anlamda işçi merkezli bir siyasal ve entelektüel paradigmaya değer ve içerik kazandırarak uzun bir dönem boyunca hem işçilerin öz çıkarlarının toplumsal ve politik ilgiye mazhar olmasını, hem de aydınların işçi sınıfının tarihsel özne rolü üzerine daha derinlemesine düşünmesini sağladı ve işçi sınıfı adına önemli bir tarihsel sıçrama tahtası oluşturdu.Küreselleşme ve neo-liberal ekonomik politikalarla ithal ikameci sermaye birikim döneminin kapanması ve Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında sosyal devletin çöküşü işçi hareketinin ve sendikal hareketin eski tarzda sürdürülmesini olanaksızlaştırdı. Üniversitenin uğradığı yapısal dönüşüm ve akademi üzerindeki devlet vesayeti (YÖK) de hem işçiler ve öğrenciler arasındaki ortaklık zeminini ağır tahribata uğrattı, hem de düşünsel üretim zeminlerinin de çoraklaşmasına yol açtı.

“Her şey akar, aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz.”

15-16 Haziran da bütün öteki büyük tarihsel olaylar gibi tekrar edilemeyecek. Ama onun değeri zaten tekrar edilebilir olmasında değil, bütün büyük devrimci mücadeleler gibi en önemli derslerinin kendinden sonraki mücadeleleri öngörmek, onlara katılmak ve onları anlayarak aşmak için bir imkan içermesinde. Marx’ın Birinci Enternasyonal Tüzüğü’nün girişinde yazdığı gibi: “Emeğin kurtuluşu yerel ya da ulusal değil modern bir toplumun var olduğu bütün ülkeleri bir arada bağrına alan toplumsal bir meseledir […] ve Avrupa’nın en çok sanayileşmiş ülkelerinde işçi sınıflarının bugünkü uyanışı bir yandan yeni umutları ayağa kaldırırken hem bir kez daha eski hatalara düşülmesine karşı ciddi bir uyarı gönderiyor hem de hala bir birinden kopuk duran hareketleri derhal bir araya gelmeye davet ediyor.”

________________________
Ertuğrul Kürkçü; siyasihaber4.org, 15 Haziran 2020