“Sen Mahir’in arkadaşısın”

1969 FKF Kurultayındaki konuşması bittiğinde, o ana kadar ruhen koptuğumuz Kurultaya geri dönmüştük. Mahir Çayan gençlik hareketine kendisinden çalınan devrimci aklı ve Marksizmi, sosyalist hareket içindeki mücadeleye kalite ve seviyeyi iade etmişti bir kez daha…

Onu ilk kez Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) Dev-Genç’e dönüştüğü Kurultay’da görmüştüm 1969’da. Adını biliyordum daha önceden Aydınlık’ta yazdığı yazılarından: Mahir Çayan!.. Ama tanımıyordum.

O günlerde, Türkiye sosyalist hareketi açık politika alanına çıktığı 1960 başlarından bu yana en çalkantılı döneminden geçiyordu. Türkiye işçi Partisi’nde (TİP) “parlamenter yol”, “parlamento-dışı yol” tartışması keskinleşmiş, Türkiye’de bir sosyalist devrimin imkanlarına ilişkin öngörüler çatışmaya başlamıştı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) yönetimi Milli Demokratik Devrimci “eski tüfekler”i “ihtilalci” oldukları gerekçesiyle partiden ihraç ediyordu.

Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgali dolayısıyla uluslararası sosyalist harekette Çin ve Sovyet Komünist partileri arasındaki karşıtlık, Türkiye sosyalizmine daha da keskinleşerek yansımıştı. Küba’nın sunduğu sosyalist model ve Fidel Castro’nun her iki “büyük sosyalist ülke”ye boyun eğmeyen eleştirel tavrı tartışmaya yeni bir kutup daha ekliyordu. 1967’de Bolivya’da başlattığı gerilla mücadelesi ölümüyle sonuçlanmış olsa da Che Guevara’nın, “…iki, üç… daha fazla Vietnamlar yaratalım” çağrısı ahlaki çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmiş değildi. Ho Şi Minh önderliğinde Vietnam’ın kurtuluş mücadelesi güç kazanıyor, ABD işgalini püskürtüyordu. 1967 yenilgisinin ardından, Filistin Kurtuluş Hareketi bir kez daha dirilmiş ve İsrail işgalcilerine meydan okuyan “fedailik” yeni ve tanıdık bir ”model” olarak zihinleri, çelmiş, Türkiye sınırları içinde de görülmeye. başlamıştı. Avrupa, ABD, Meksika ve Latin Amerika’daki öğrenci hareketinin özgürleştirici idealleri, üniversiteye ve sisteme yönelik sert eleştirileri yüz binlerce genç insanı üç kıtada harekete geçirmeyi sürdürüyordu… Türkiye’de faşist hareket “karşı ayaklanma” hazırlığı çerçevesinde muhalefete karşı iktidarın gözetiminde açıktan örgütleniyor, sosyalistler faili meçhul cinayetlerin kurbanı olmaya başlıyordu…

Bu büyük çalkantı içinde, o FKF Kurultayı, benim gibi, sosyalist harekete 1968 öğrenci boykotları içinde katılmış olanlar için, herkes için olduğundan çok önemliydi. Bizler, TİP ve FKF’deki gerilim ve karşıtlıklar içinden geçerek gelmemiştik. Sosyalist hareketin hizip mücadelesi geleneği içinde yetişmiş değildik. Siyasal söylemlere, hizip aidiyetlerine değil, öğrenci hareketinin gidişi içinde takınılan tavırlara, büyük meselelerde alınan tutumlara bakarak yol almıştık o güne kadar. Ama seziyorduk ki, bir dönüm anına geliniyordu. Büyük sorularımız vardı ve büyük cevaplar bekliyorduk…

Kurultay bütün bu soruların aydınlatılacağı, çözüme kavuşturulacağı bir yol haritasının önümüze serileceği bir büyük forum olacaktı. Hayatlarımızdaki olası önemini kestiremezdik belki ama fikirlerimizin oluşması, tavırlarımızın şekillenmesi açısından bir dönüm noktası olacaktı. Öyle umuyorduk. Heyhat, kurultay büyük bir hayal kırıklığıydı bizler için. Ta ki, söz sırası Mahir Çayan’a gelinceye kadar… O ana kadar, kürsüye çıkan herkes göğsünü yumruklamış, avaz avaz “Aren-Boran oportünizmi”ni lanetlemiş, “öteki”lerin ne kadar “hain” ve “oportünist” olduğunu kanıtlamak için bin dereden su getirmiş ama kafalarımızı kurcalayan bin bir sorudan hiçbirine anlamlı, doyurucu bir yanıt vermemişti… O kurultaydan aklımda bir tek Mahir Çayan’ın konuşması kalmıştı: Bir muhakemeye dayanan, verili durumla Marksist teorik ilkeler arasında bir ilinti arayan, bütün koşulları ve durumları bir devrimin olabilirliği açısından yorumlayan; geleceğe ilişkin bir öngörüde bulunmamıza olanak veren, karşıtlarının neden karşıtı olduğunu anlanmamızı ve kendisine hak vermemizi sağlayan tek sunuştu..

Bizi çeken yalnızca konuşmanın içeriği değil, konuşanın kendisiydi de: Kendinden önceki kaba sabalıkları unutturan düzgün ve akıcı Türkçesiyle, belagatiyle; iki saat boyunca hiç kimseyi, karşıtlarını bile -sinirlendirse de-bıktırmayan etraflı anlatımıyla; tribünlerden atılan laflara, zekice alaylarla cevap verişiyle; gereğinde “efelenişi” gereğinde ders verircesine konusunu sergileyişiyle ve elbette edasıyla, duruşuyla, sözlerini tamamlayan anlamlı yüz ifadesiyle… Konuşması bittiğinde, o ana kadar ruhen koptuğumuz Kurultaya geri dönmüştük. Mahir Çayan gençlik hareketine kendisinden çalınan devrimci aklı ve Marksizmi, sosyalist hareket içindeki mücadeleye kalite ve seviyeyi iade etmişti bir kez daha…

Onun müdahalesi olmasa da o kurultayda MDD’ciler, Aren-Borancıları “tasfiye” edeceklerdi belki ama Türkiye sosyalist hareketinde devrimci bir damar, devrimci gençlik hareketinde de sosyalist bir damar o dönemde uç vermiş olmayacaktı. O güne kadar Marx’ı okuyup dünyayı anlamaya çalışmıştım. O kurultaydaysa dün-yayı değiştirmek için takip etmeye karar verdiğim Türkiyeli bir Marksistle tanıştım. O, 24 yaşındaydı ben de 21…

*. *. *

Mahir Çayan’la karşılaşıp tarafsız kalmış kimseyi bilmiyorum bugüne kadar… Sıradanlığa, düzen içi değerlere meydan okuyan tavrı onunla karşı karşıya gelenlerde ya ona karşı derin bir hayranlık ya da onu yok etmeye ant içecek kadar derin bir nefret doğurdu hep. Kızıldere’de onun yaşamını almaya gelenlerin bütün kuşatma boyunca nasıl herkesten önce onu yok etme tutkusuyla çırpındıklarına tanık oldum. Bu nefret, o öldürüldükten sonra bile haiâ dinmemiş olmalıydı ki, resmiyet dünyasındaki düşmanları henüz soğumamış bedeninin konulduğu tabutunu tekmelemekten kendilerini alamamışlardı… Kızıldere’den sonra kamu vicdanında oluşan sempati, geçmişten kalan tamamlanmamış hesaplaşmaların üzerini örttü, ama sol da, bu “aşk-nefret” geriliminden pek bağışık sayılmazdı doğrusu. Gene de geleneğe uyulduğu söylenebilir, ölenin ardından konuşulmadı pek…

*. *. *

12 Eylül gelip hapishanelerin de üzerine çöktüğünde Malatya “L Tipi” cezaevine nakledildik Niğde’den. Cezaevi idaresi “ıslahı gayri mümkün” olarak kategorize edilmiş olanlar için özel bir “karşılama töreni” hazırlamıştı. Kapı altından karga tulumba hamam götürülüp soyuluyor ve sopa yiye yiye hücrenize götürülüyordunuz. Sıra bana geldiğinde itilip kakıldımsa da fazlaca yaralanıp berelenmeden hücreme tıkıldım. “Azrailler”ime “neden” diye sorduğumda aldığım yanıt 1969’da dinlediğim uzun konuşmanın 15 yıl içinde Türkiye’nin her yerinden duyulmuş olduğunun, 1972’de feda edilen hayatın değerinin toplum vicdanında biline geldiğinin bir işaretiydi benim için: “Sen, Mahir’in, Deniz’in arkadaşısın!”

Kendime doğru arkadaşlar seçmiştim.
________________________________
Oral Çalışlar, Denizler İdama Giderken, Gendaş Yayınları, 2002, s. 36-40 içinde, Ertuğrul Kürkçü, “Tanıdığım Mahir Çayan”