Rejim ‘terörsüz’ yapamaz

Bahçeli, Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın tüm yargı ve emniyet mensuplarıyla, medya ve akademideki tabanını saran zihniyet kapsamında -isterse tamamen barışçı yollardan bu rejimin değiştirilmesini talep etsin veya bütünsel politik taleplerden bile değil, kısmi hak taleplerinden yola çıksın- kitlesel bir itiraza yönelen veya kitlelerde itiraz duygusu doğuran, “milli birlik ve beraberlik” dışı her şey “terör”dür.

Georg Grosz, “Toplumun Direkleri”, 1926

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, özellikle son iki yılda Kürt sorununa ilişkin çözümsüzlükten türeyen çatışma çevresinde cereyan eden politik süreçlerin başlatılıp sürdürülmesinde olduğu kadar, dışarıdan ve içeriden bakanlar için bunların bir bağlama kavuşturulmasında da önemli bir rol oynuyor.

Bahçeli, bu müdahalelerinin ve açıklamalarının bütünlüğünden koparılarak, müdahale mantığının bulanıklaşmasına ve işe geldiği şekilde anlamlandırılmasına yol açıldığı durumlarda, süreci mantığına iade etmek üzere işi başkalarına bırakmadan söz alıyor.

Bu açıdan son birkaç gün içinde, partisinin sözcülüğünü yapan TürkGün gazetesindeki söyleşisinde hem milliyetçi cenahtaki karşıtlarına hem de muhalefet saflarındaki hayran veya karşıtlarına yönelik olarak “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” kapsamında dile getirdiği yorumlar, Bahçeli’nin  -ve iktidarın- “süreç” tasavvurunun nasılsa öyle anlaşılması bakımından önemli.

‘Çerçeve Yasa’ ne getiriyor ne getirmiyor?

Bahçeli, söyleşisinde kanun metninin amaç bölümünü özetledikten sonra şunu söylüyor: “Kanun, mahkûmiyet hükümlerini ortadan kaldıran, suçların hukuki niteliğini değiştiren veya ceza sorumluluğunu sona erdiren bir düzenleme niteliğinde değildir. Devam eden soruşturma ve kovuşturma süreçleri ile kesinleşmiş mahkûmiyet hükümleri bütün hukuki sonuçlarıyla varlığını koruyacak, suçun vasfına, mahkûmiyet kararına veya ceza sorumluluğuna ilişkin herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Bu yönüyle Kanun, hukuki niteliği itibarıyla ceza adalet sistemi ile infaz hukukuna ilişkin sınırlı ve koşullu bir kanuni düzenleme niteliği taşımaktadır.”

Bu kanunun çatışmalarda doğrudan yer almış (öldürme olaylarına karışmış) gerillaları ve 2005’ten önce işlenmiş “suçları” kapsamayacağı da ayrıca , kanun metninde yer alıyor.

‘Sertlik’ yasak

Öte yandan TBMM de, kanunun gereklerinin yerine getirilmesini yalnızca yargıya bırakmadı. MGK’nin yanı sıra, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında kurulacak bir kurulun da kanunun yürütülme koşullarına ve kanundan kimlerin yararlanacağına ilişkin olarak kişilere özel tasarruf yetkisi olacak. Dosyalar, infaz hâkimliklerinin önüne bu kurullardan geçerek gidecek. Bu açıdan -zaten genellikle zaten herkes duysun diye TBMM/Ankara muhabirlerinin kulaklarına “fısıldananlar”a kulak verecek olursak Nefes gazetesinde dile getirilen- şu ölçü önemli: “Avrupa’da yaşayan PKK’lılar[‘a] yönelik Türkiye’ye dönüş ve siyaset yasağı yumuşatılsa da kurulan bir ara mekanizmayla ayıklama yapılacak. Yani herkes elini kolunu sallayarak gelemeyecek.

“İddiaya göre son yıllarda yurt dışına gidenlerle ilgili sorun yok. Ancak, 30 yıldan beri yurt dışında olanların halen ‘çok keskin ve sert tavırlar’ sergilediği, bazen dağdaki PKK’lılardan bile daha fazla önyargılı oldukları anlatılıyor.

“Bu nedenle herkesin Türkiye’ye dönüşüne izin verilmeyecek. Oluşan ılımlı havaya ve ters düşme, gerginliği besleme olasılığı olanlara kapı açılmayacağı konuşuluyor. ‘Zaman tünelinde sıkışıp kalan, sertlik yanlısı’ isimler olduğu öne sürülüyor.”

Böylece yasa işe, en baştan yasadan “yararlanacaklar” arasında “düşünce ve kanaatlerine göre” ayrım yaparak Anayasa’nın “ayrımcılık yasağı”nı delerek başlayacak: “Sertlik” yasak!

Peki aslında bu “sertlik” ne demek, bu ayrımlar neden yapılacak? Bunlar çok büyük ölçüde Bahçeli’nin önemli bir parçası olduğu iktidar blokunun, post-milli bütünleşme döneminde muhalefetin meşruiyetini sınırlamaya yönelik ihtiyaç ve tasavvurlarından çıkıyor.

Kafadan gayri müsellah bir toplum özlemi

Bahçeli, TürkGün’deki söyleşisinin ikinci gününde bu konuda da açık ve yalın konuşuyor: “[…] sürecin tam olarak başarıya ulaşması, terör örgütünün silah bırakmasının da ötesinde, herhangi bir şekilde terörü olumlayan, sırtını teröre ya da vandalizme dayandıran siyaset anlayışının ve bölücü zihniyetin de tarihe karışması ile mümkün olabilecektir. Bu kapsamda, ‘Terörsüz Türkiye’ ile yalnızca dağdaki terörist unsurların değil, radikalleşmiş ve marjinalleşmiş yapıların da tasfiyesi, bütünüyle şiddetin bitirilmesi hedeflenmiştir.”

Özetle, Devlet Bahçeli, PKK’yi silah bırakmasını izleyen dönemde silahlı mücadele fikrine itibar etmemiş; eline hiç silah almamış olsa bile rejimle bütünleşmemiş, eleştirel toplumsal muhalefet hareketlerinin ve devlet dışı, toplumsal, kültürel politik akımların da meşruiyet ve yasa dışı ilan edildikleri “kafadan gayri müsellah” bir topluma davet ediyor.

İtaatten gayri her şey ‘terör’

Bahçeli, Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın tüm yargı ve emniyet mensuplarıyla, medya ve akademideki tabanını saran zihniyet kapsamında -isterse tamamen barışçı yollardan bu rejimin değiştirilmesini talep etsin veya bütünsel politik taleplerden bile değil, kısmi hak taleplerinden yola çıksın- kitlesel bir itiraza yönelen veya kitlelerde itiraz duygusu doğuran, “milli birlik ve beraberlik” dışı her şey “terör”dür.

Dahası, Bahçeli, Erdoğan ve rejimin adliye ve güvenlik kadrolarının gözünde asıl, “şiddetsizlik” temelli -etkinlik bile değil- sivil itaatsizlik savunusu terörizm sürecinin en “sinsi” momentidir. Bu yorumu distopik bulacaklara, bu zihniyetin en ayrıntılı cezai katalogu olarak Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in hâlen hükümlü olarak cezaevinde tutuldukları Gezi Davası iddianamesine bakmalarını ve bu iddianamenin, iktidarın savcı ve hâkimlerine 15 Temmuz’da saf dışı edilen Fethullah Gülen müridi savcılardan miras kaldığını da akılda bulundurmalarını tavsiye ederim.

“Kendilerince kurgulanan, toplumsal eylem ve kaosa dönüştürülmek istenen olaylar sürecinin başlangıç noktası olarak belirledikleri eylem biçimi olan ‘sivil itaatsizlik’ adını verdikleri eylemler ile kolluk birimlerinin orantısız müdahalesi varmış algısını oluşturdukları anlaşılmaktadır… Bu sayede devlet açısından olumsuz algı oluşturan ortama kapı aralandığı… oluşturduğu bu algıyı kullanarak kaos ortamı yaratmaya gayret ettiği, bu kapsamda… illegal yapılar ile silahlı terör örgütlerine sahada eylem alanı açmak suretiyle bu oluşumların eylemselliğe geçmelerine imkân sağladığı anlaşılmıştır.”

“…illegal yapılara ve silahlı terör örgütlerine doğrudan herhangi bir müdahale etmeksizin bunların kaos ortamından beslendiklerinin de farkında olduğundan bu gruplara yalnızca eylemsellikte bulunmaları maksadıyla buna dair ortamı hazırladığı, oluşan bu ortamı ve dış ülkelerin baskısı ile de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini istifaya zorlamak gayesinde olduğu, bunun gerçekleşmemesi halinde ise diğer ülkelerde yaşanan örneklerde olduğu gibi silah kullanımı ve iç savaş senaryolarına uygun ortamı hazırlamak gibi gizli silahlarını da hazırda beklettiği anlaşılmıştır.”

‘Terörsüz Türkiye’ye Terör Suçları Soruşturma Büroları

Bu hastalıklı muhakemenin vücuda geldiği iddianameye göre “Terörizm”, “algı oluşturmak”, “olumsuz algı oluşturan ortama kapı aralamak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini istifaya zorlamak”tır. Bu iddianameye dayalı olarak yerel mahkemede verilen hükmün Yargıtaydan dönmesi sonrasındaki duruşmalarda mahkemeye Başkanlık eden hakimin mevcut Adalet Bakanı Akın Gürlek olması ve aynı kişinin şimdi memleket “Terörsüz Türkiye Çağı”na geçerken “81 ildeki, 175 ağır ceza mahkemesinin yargı alanlarında Cumhuriyet başsavcılığı bünyesinde ayrı ayrı Terör Suçları Soruşturma Büroları’ kurulması” için emirler yayımlamasına bakınca, neden muhalefetin değil, tam tersine bu rejimin “terör” ve “terörizm” olmaksızın yaşayamayacağını daha iyi görebiliriz.

Türkçe yargı literatüründen gündelik dile sıçrayan “terör”ün, Fransızcadaki karşılığı olan “terreur” sözcüğünün dehşet anlamına geldiğini ve dehşet uyandırma fiilinin kökenini oluşturduğunu bilerek, olan bitene herhalde şöyle bir mana vermek mümkün: Rejimi ve mensuplarını dehşete kaptıran her şey onlar için düpedüz “terör”dür.

Birgün yaptıkları zulmün karşılığını göreceklerini içinizden geçirmeniz “terör”dür, iktidarlarının son bulmasını istemek ve dile getirmek “terör”dür, yürüyüş yapmak, slogan atmak “terör”dür; faili meçhullerin peşine düşmek “terör”dür; AKP’li toprak ağalarının kurşuna dizdikleri HDP’li Kürt seçmenlerin yakınlarının adliye kapılarında direnmeleri “terör”dür; madencilerin, ücretlerini ödemeyen işverenin kapısına dikilmesi “terör”dür; rapçi gencin yaşam tarzlarını didiklemesi “terör”dür; stand-up’çının makaraya sarması “terör”dür; ev kadınlarının telefonda bunların yapıp ettiklerini çekiştirmesi “terör”dür; yüzünüze tükürülüp “allaha şükür” dememeniz “terör”dür: Onurlu yaşamak “terör”dür.

Daha önce bu köşede yazmıştım, tekrar edeyim:

“Silahla siyaset yürütenlerin ‘silah bırakma’ iradesini ortaya koymuş olmaları ne onların gelecekte ne düşünmeleri gerekeceği konusunda Bahçeli’nin kendisini tek yetkili sayma zehabına kapılmasını haklı gösterir, ne de 86 milyonluk çok inançlı, çok etnili, çok kültürlü, çok dilli, çok sınıflı, çok cinsiyetli bir toplumun, bu fırsattan istifade, Bahçeli’nin totaliter düşlerini üzerlerinde deneyeceği bir açık toplama kampına gönüllü olarak tıkılmaya rıza gösterdiğini hayale izin verir.

“Barışın bedeli, Bahçeli’nin fantezi dünyasında müebbet hapislik olmamalı.”
____________________________
Yeni Yaşam, 19 Ağustos 2026