Müzakere ve mücadele

27 Şubat Deklarasyonu tek taraflı bir açıklama değil, demokratik dönüşümü taahhüt eden bir mutabakattır. Devlet -veya iktidar- bu mutabakattaki demokratik dönüşümün quid pro quo -yani silah bırakma ile karşılıklı ödeşme- olarak anlaşılmasını inkârı gayrimümkün bir taahhüt olarak gördüğünden, ancak tamamen karşı çıkmak da metnin demokratik kapsamının inkârı anlamına geleceğinden, bu ibarenin sözlü olarak açıklanmasına rıza göstermek zorunda kalmıştır. O günden bugüne, 27 Şubat Deklarasyonu’nun açtığı müzakere kapısından geçilerek gelindi. Ne var ki, müzakere-mücadele diyalektiğinin mücadele kutbuna yerleşmek için dün erken idiyse yarın geç olacaktır.

İstanbul, 2024 Newrozu

“Süreç”, Öcalan’ın İmralı Adası’ndan dünyaya duyurduğu, 27 Şubat deklarasyonuyla açıldı.

Elbette, bunun evvelinde, bildiğimiz, şeffafça gözlerimizin önünde cereyan etmiş en azından 50 yıllık bir ölüm kalım mücadelesi, verilmiş ve alınmış on binlerce can, ateşkesler, müzakereler, başka “süreçler” ve DEM Parti İmralı Heyeti’nden Prof. Mithat Sancar’ın belagatle ifade ettiği gibi “mutlak şeffaflık[la], her şeyin herkesin gözü önünde konuşul[madığı], bilmediğimiz, nice “görüşmeler”, “ön görüşmeler” vardı.

Gene de “sürecin”, çatışan tarafların eninde sonunda üzerinde mutabık kaldıkları ifadesi bu metindi.

“Sel gider kum kalır” denir… Deklare edilmesinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra da, silahlı mücadeleden silahsızlanmaya, mücadeleden müzakereye geçişte, ortaya atılan veya atılacak iddia veya taleplerin, beklenti veya reddiyelerin meşruiyet kaynağı olmak bakımından 27 Şubat Deklarasyonu’nun anlamı ve değeri azalmıyor. Bu metnin bizzat PKK lideri Öcalan tarafından deklare edilmiş olması kimseyi yanıltmamalı; 27 Şubat deklarasyonu tek taraflı bir açıklama, Kürtler açısından bir feragat toplamı değildi. Gerisinde yığılı duran bir tarih yükünü, bizzat bu deklarasyonun önünü açmış olmakla devletin -veya iktidarın- taahhütlerini de kapsıyordu.

İnsan hafızası unutmakla maluldür. Bunu, Bahçeli, Erdoğan ve medyadaki dalkavuklarının, kum saatinin altında biriken kum miktarı ne kadar artarsa, bu deklarasyonla yüklenmiş oldukları sorumluluk ve yükümlülüklerin o kadar eksildiği zehabına kapılmalarında da görebiliyoruz.

O nedenle, şimdi, 27 Şubat Deklarasyonu’nun açtığı çatışmadan çatışmasızlığa geçiş kapısının tam ortasındayken, bu metne dönüp çatışmasızlığın devlete ödemekten cayamayacağı bir bedel yüklemiş olduğunu hatırlatmanın tam zamanı.

Çünkü bu bedeli ödemek bir yana kalsın, iktidar elinde yeni bir alacak listesiyle kapımıza dayanma hevesinde. Bunu TBMM’den geçen “Çerçeve Yasa”yla birlikte toplumun zihninde ve tahayyülâtında ister istemez bir “yeni dönem” algısı şekillenmeye başlarken, Devlet Bahçeli’nin doğrudan söze girerek, Erdoğan’ın ise hiç sözünü etmeyerek, ama parti sözcüsü Ömer Çelik’i, Mehmet Uçum, Şamil Tayyar, Mehmet Metiner gibi dalkavuklarını öne sürerek, Kürtlere ve demokrasi güçlerinin kafasına hiçbir yükümlülükleri olmadığını kakabilecekleri zehabına kapılmalarından görebiliyoruz.

27 Şubat Deklarasyonu ne diyor?

Bu açıdan iki hatırlatmaya gerek var. Birincisi yazılı metni kapsamında bizzat Öcalan’ın 27 Şubat deklarasyonunda devletin önüne koyduğu yapılacaklar listesi:

“Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır. Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.”

Öcalan, “silah bırakma çağrısını” “bu iklim” ile koşullarken, Bahçeli sinekten yağ çıkartma peşinde. La Fontaine’in kargayla tilki öyküsündeki tilki rolünde “kurucu lider” sıfatıyla yaklaşırsa, Öcalan’ı, uğrunda silahlı mücadeleyle bir ömür harcadıktan sonra şimdi bir “uzlaşma” ile aşmaya çalıştığı Kürtlerin tarihsel haklarının iadesi taleplerinin statüko içinde eritilmesine razı olabileceğine vehmediyor:

“İmralı açıklamasında ayrı bir devlet, federasyon, herhangi bir şekilde özerklik ya da kültüralist talepler olmaksızın örgütü silah bırakmaya çağırması Türkiye’de yeni bir sürecin başlaması için önemli bir adım olmuştur.

“Bu sürecin tam olarak başarıya ulaşması terör örgütünün silah bırakmasının da ötesinde, herhangi bir şekilde terörü olumlayan ya da sırtını teröre ya da vandalizme dayandıran siyaset anlayışının da tarihe karışması ile mümkün olabilecektir.”

Bahçeli dil üstünde kaydırarak toplumsal beklentileri 27 Şubat’taki -zaten en elverişsiz koşullarda varılmış olan- mutabakatın da gerisine iteleyebileceğini ummamalı. Aradaki anlam farkı açık. Öcalan “bu taleplerden vazgeçtim” veya “artık bunlar talep edilmeyecektir” demiyor.

Katılalım veya katılmayalım, belirli çözüm modellerini — ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve “kültüralist çözümler”i — kendi teorik çerçevesi içinde “yetersiz” veya “tarihsel-toplumsal gerçekliğe cevap vermeyen modeller” olarak değerlendiriyor. Hemen arkasından da boşluk bırakmıyor: kimliklerin özgür ifadesini ve örgütlenmesini mümkün kılan “demokratik toplum ve siyasal alan”ı koyuyor.

Bahçeli ise, “İmralı’nın artık bunlara ilişkin talebi yoktur” diyerek 27 Şubat metninde olmayan bir önerme icat ediyor. “Talepler olmaksızın” sözcükleri Öcalan’ın metninde yok; bunlar Bahçeli’nin yorumu. Üstelik Bahçeli, Öcalan’ın metnindeki “idari özerklik”le ilgili ifadenin kapsamını da “herhangi bir şekilde özerklik”e kadar daraltıyor. Buna yalnızca tahrifat denebilir.

Deklarasyonun eki

Ancak hepsi bu kadar değil, bu deklarasyonun bir de eki var: TBMM Başkan Vekili ve İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder, İmralı’daki açıklamanın ardından, deklarasyonun halka açıklandığı buluşmada “Dört saat süren toplantıdan şu notu da paylaşmak istiyorum. Bu perspektifi ortaya koyarken, ‘şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nın kendini feshi, demokratik siyasetin ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir’ notunu da bizlere iletti.” diyerek, dünyanın şahitliğinde bir ek kayıt oluşturdu.

Burada önemli bir nüans var. Yazılı çağrının son derece kesin olan kısmı şuydu: “Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.” Sırrı’nın sonradan okuduğu cümle ise bunun karşı tarafını kuruyordu: Silahsızlanma ve fesih, “demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını” gerektiriyordu. Dolayısıyla metinde devletin üstlenmesi gereken yükümlülük açıkça yazılmamışken, ek not bunu yeniden denkleme sokuyordu.

KCK Eş Başkanı Cemil Bayık, 29 Ekim 2025’te ANF’ye verdiği söyleşide, Sırrı Süreyya Önder’in çağrıya ilaveten söylediği sözlerin de yazılı açıklamaya eklenmek istendiğini, ancak devlet yetkililerinin “sözlü olarak söylenebilir” dediklerini aktarmıştı.

Esasen, metinde silah bırakma ile demokratik dönüşüm arasındaki illiyet ilişkisi yeterince açık, bunun somut, yoruma tamamen kapalı bir taahhüt olarak metne alınmasına izin verilmemesi ama ifadesinin de engellenmeyişi iki şeyi ispat eder: Birincisi, 27 Şubat Deklarasyonu tek taraflı bir açıklama değil, demokratik dönüşümü taahhüt eden bir mutabakattır. İkincisi, devlet -veya iktidar- bu mutabakattaki demokratik dönüşümün quid pro quo -yani silah bırakma ile karşılıklı ödeşme- olarak anlaşılmasını inkârı gayrimümkün bir taahhüt olarak gördüğünden, ancak tamamen karşı çıkmak da metnin demokratik kapsamının inkârı anlamına geleceğinden, bu ibarenin sözlü olarak açıklanmasına rıza göstermek zorunda kalmıştır.

Gün bugün

O günden bugüne, 27 Şubat Deklarasyonu’nun açtığı müzakere kapısından geçilerek gelindi. Ne var ki, müzakere-mücadele diyalektiğinin mücadele kutbuna yerleşmek için dün erken idiyse yarın geç olacaktır.

Neden diye soracaklara müzmin bir iktidar davranışını yeniden ele veren iki olayı işaret etmek isterim: Birincisi, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın “barış”ın -veya onun girişi makamında çatışmasızlığın- iktidar ile ebedi uyumu değil, eleştiri ve ifade hakkının kullanımının koşulsuzluğunu varsayan çıkışlarına yönelik resmi ve gayri resmi linç girişimleri.

İkincisi, iktidarın adalet ve infaz rejiminin çatışmasızlık sürecinden hiçbir şekilde etkilenmeyerek adaletsizliğin kurumsallaşması yönünde doludizgin devam eden uygulamaları. Bunlara iki örnek verilebilir: Birincisi, müebbet ağır hapse mahkûm, hasta PKK’li tutsak Mehmet Sait Yıldırım’ın 33 yıl hapis yattıktan sonra, “pişmanım” demedikçe bu müthiş “barış ve huzur iklimi”nde ölünceye kadar hapiste tutulmasına yönelik Adalet Bakanlığı -veya Akın Gürlek- zulmü. İkincisi, Osman Kavala hakkında, AİHM’nin ikinci kez verdiği ve Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca “iç hukuk” kapsamında gecikmesizin yerine getirilmesi gereken “derhal serbest bırakılma” kararına karşılık olarak, Cumhurbaşkanlığı Baş Danışmanı Mehmet Uçum’un “Kavala’yı serbest bırakacağımıza AİHM’i kapatırız” manasına gelen meydan okuması.

Her iki tutum da esasen, çatışmasızlığa rağmen müzmin adaletsizliğin seyrinde iktidar iradesine bağlı hiçbir değişikliğin gerçekleşmesinin söz konusu olamayacağına ilişkin yeterince karine sunuyor. İki yıldır devam eden süreçte, TBMM kararlarıyla çözümüne doğru gidilen çatışma geride kaldıkça, demokratik dönüşüm eğiliminin de -eğer bir an için bile var olduysa- gitgide gerilemekte olduğuna dair başkaca sayısız kanıt gösterilebilir. Ancak “pilot” önemleri dolayısıyla, Tülay Hatimoğulları’na yönelik linç kampanyaları ve Erdoğan ve yargıçlarının tamamen keyfi bir yaptırım hâline gelen zindancılık pratiğinin giderek azmasına bakarak, müzakereden mücadeleye geçişin gerekleri şimdi yerine getirilmezse, bunların devletin âli menfaatleri için DEM Parti’nin Eş Genel Başkanı’ndan; Ayşe Kavala’nın eşinden vazgeçmesini alenen dayatmaktan çekinmeyeceklerinden ve bunu bütün yurttaşları kapsayan bir rejim yüzsüzlüğü pratiği hâlinde tırmandıracaklarından emin olabilirsiniz.

Şimdi mücadele zamanı.
______________________________________
Yeni Yaşam, 28 Ağustos 2026