COVID 19’la ikinci raund: İnsanlık ile kapitalizm arasında

Kapitalizm bir mutlak umutsuzluk kaynağına dönüşürken, rejim salgınla mücadelede en büyük engel olarak karşımıza dikiliyor. Ama, çok uzak atalarımızın yaşantılarından kolektif  hafızamıza sızan o komünal refleks, bugün COVID 19 krizi karşısında en güçlü dayanağımız olabilir: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.”

Yalanlar buraya kadar! 19 Ağustos Çarşamba sabahı itibariyle Türkiye, toplam 251 bin 805 ile dünyada 215 ülke arasında vaka sayısına göre en kötü durumdaki 18.; toplam 1,263 ile yeni vaka sayısına göre 23.; 1 milyon kişi başına 71 ile ölüm oranına göre 62.; 232 bin 913 ile taburcu edilen hasta sayısına göre 13.; 12 bin 876 ile aktif vaka sayısına göre 36. ülkeydi. Aslında COVID 19’dan ölüm nedenlerinin “akciğer yetmezliği”, “çoklu organ yetmezliği”, “zatürre”, “kalp durması” vb. olarak kayıtlara geçirilmesi dolayısıyla Türkiye’de özellikle 1 milyon kişi başına vaka ve ölüm oranlarının bu istatistiklerde görünenden çok daha yüksek olduğu herkesin bildiği sır.  O yüzden AB, ABD ve dünya ülkelerinin çoğunun sınırları özel kategoriler dışında TC yurttaşlarına sımsıkı kapalı. Gene de Türkiye bu açıdan “değerli yalnızlık” içinde sayılmaz; G-20 ülkelerinin çoğuyla birlikte “en kötüler ligi”nin başlarında yer alıyor. ABD, Rusya, Britanya, Almanya, İtalya, Fransa, Brezilya, Arjantin “en kötüler” dünyasında Türkiye’yle bir arada. Buna karşılık, kendilerini “sosyalist” olarak adlandıran, ya da halk sağlığı alanında piyasanın değil kamunun belirleyici olduğu; örneğin, Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Küba, Venezuela ve benzeri ülkeler milyon kişi başına ölüm oranı ve aktif vaka sayısı açısından en iyi durumdalarken, geleneksel “sosyal demokrasi” ülkeleri, İsveç, Norveç, Danimarka dahi COVID ile mücadelede “sosyalistler”in çok gerisinde kalıyor. 

COVID 19 ile mücadelenin birinci raundu kapitalizme pahalıya mal oldu: 2020’de küresel üretim hacminde yüzde -7.3 küçülme olacağı öngörülüyor. Bu 1930 Büyük Buhranı’ndan bu yana kapitalizmin en büyük gerilemesi. Çin yüzde -3.6, Avrupa yüzde -8.2, ABD’de yüzde -5.6, Türkiye yüzde -12 küçülecek. Kapitalist ekonomiler bu daralmayı telafi için “salgınla birlikte yaşama”yı esas alan “felaket kapitalizmi”ne yöneliyorlar; “yeni normal” dedikleri şey bu. Buna boyun eğmek, insanlığın kendi elleriyle kendisine bir küresel mezar kazmaya razı olması demek. Türkiye ve Kürdistan’ın bu küresel mezara gönüllü olarak atlamaları için hiç bir “insanî” neden olamayacağına göre, önümüzde açılan dönem için arkada kalan deneyimlerden hareket noktaları çıkarmak gerekir.

  1. COVID 19 salgınının gidişatı, virüsün mutasyonlardan geçerek yayılmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu virüs döngülerinin kapitalist tarımsal sanayi ve sınai hayvancılığın yabanıl yaşam alanlarını işgal ve tahribinin açtığı “metabolik çatlaktan türediği anlaşıldı. Hangi mucizevi tedavi yöntemi ve aşı bulunursa bulunsun bu çatlak kapanmadıkça, kâr eksenli üretim ve tüketim tarzı son bulmadıkça hızlanan salgın döngüleri yeni krizleri üretecek. İnsanlığın geleceği kapitalizmin son bulmasına bağlı.

  2. Ülkelerin içe kapanarak kendi kendilerine COVID 19 ve gelecekteki muhtemel salgınlarla başa çıkmaları olanaksız. En iyi durumdakiler bile uluslararası ilişkiler sürdükçe yeni vakalarla karşılaşmaktan kurtulamıyor. Daha zengin ve güçlü ülkeler, ABD örneğinde olduğu gibi “milli bencillik”le uluslararası dayanışmanın önünü kestikleri ölçüde, insanlığın krizden çıkışının büyük bir engeli halini alıyorlar. Kaynakların adil paylaşımı için milletlerin eşitlik ve dayanışmasına dayalı yeni bir uluslararası düzen gerekiyor. COVID’in ilacı enternasyonalizm.
  3. Piyasa merkezli neo-liberal sağlık rejimlerinin halk sağlığı önündeki başlıca engel olduğu dünya ölçeğinde deneyimlendi. Toplumsal ihtiyaçlar dayatınca kapitalist devletler de krizle mücadeleyi piyasa dışına taşıdılar. Silahlı kuvvetler devreye sokuldu; özel hastanelere el konuldu. İspanya, Singapur, Filipinler, Kore, Çin, Hong Kong piyasadan uzaklaştığı ölçüde krizden uzaklaşabildi.Testleri herkes için ve parasız yapabilenler, ihtiyacı olan herkese tıbbi bakım altında yatabileceği bir yatak sağlayabilenler krizden en önce çıkanlar oldular.

  4. COVID 19’un derhal ve acilen bastırılması, mutlak karantina koşullarının sağlanmasını gerektiriyordu. Bu karantina ve virüsle mücadele dönemi boyunca çalışamayacak olanların temel ihtiyaçlarının güvenceye alınması için, bütün yurttaşlara temel yurttaşlık geliri sağlanmasının; fiyatların dondurulması, borç taksitleri, faizler, kiralar ve temel ihtiyaç giderlerinin sıfırlanmasının vazgeçilmez bir koşul olduğu ABD ve İngiltere gibi “en muhafazakar” hükümetlerce dahi idrak edildi.

  5. Krize toplumsal ölçekte karşı koymada en riskli grupların, açların, yoksulların, sokakta yaşayanların en önce korunmasının, temel koşul olduğu; herkese temel gıda, temizlik olanakları, sağlıklı olarak yatabileceği bir yatak sağlama zorunluluğu; herkes sağlıklı olmadıkça kimsenin sağlıklı kalamayacağı; temel ihtiyaçların karşılanmasında bütün yurttaşların eşitlenmesinin her bir yurttaşın temel sağlık koşulu olduğu çok daha güçlü bir biçimde kavrandı.

Kapitalizm bir mutlak umutsuzluk kaynağına dönüşürken, rejim salgınla mücadelede en büyük engel olarak karşımıza dikiliyor. Ama, çok uzak atalarımızın yaşantılarından kolektif  hafızamıza sızan o komünal refleks, bugün COVID 19 krizi karşısında en güçlü dayanağımız olabilir: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.”

Salgınla boğuşmanın ikinci raunduna bu komünal varoluş ilkesiyle çatışan her şeye meydan okuyarak girebiliriz. 
___________________
Yeni Yaşam, 20 Ağustos 2020