Boğaziçi Direnişi, 68’in ODTÜ direnişlerinin, Gezinin 2021’deki yankısıdır

Muhalefet, bu eleştirinin ortaya çıkardığı gerçeklerle yüzleşmek ve iktidar karşısında geri atmamakta Boğaziçi öğrencileri ve öğretim üyeleri kadar cesur olmaya mecburdur. Korkunun muhalefete bir faydası olmayacaktır.

Boğaziçi Üniversitesi’nde bir mevzi savaşı sürüyor. Savaş, AKP Cumhurbaşkanı’nın partisinin bir militanını 2 Ocak’ta üniversiteye rektör olarak atamasıyla yeni bir evreye girdi ama bu atamayla başlamış sayılmaz. Boğaziçi Üniversitesi 2000’ler başında siyasi İslam’ın ülkeyi fethe yönelik stratejik atağıyla başlayan büyük manevranın hedefleri arasındaydı; Erdoğan’ın, “Pelikan” çetesinin “kültürel iktidarı fetih” arzusunun başlıca nesnelerinden biriydi.

Rejimin Boğaziçi operasyonu, 2017’de Prof. Gülay Barbarosoğlu’nun yerine üniversitenin kıdemli üyelerinden Prof. Dr. Mehmed Özkan’ın atanmasıyla başlamıştı. Atanma o zaman da öğrencilerin ve öğretim üyelerinin protestolarıyla karşılanmıştı. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi’nin özgürlükçü ve demokratik kültürü içinde yetişmiş bir akademisyen olan Özkan, siyasal tercihleri bakımından AKP evreninde nefes alıp verse de, bir AKP militanı olmaktan çok meslekten bir akademisyendi. Onun Rektörlüğüyle Boğaziçi’nin fethine giden bir köprü başı tutulmuştu ama, daha ilk günlerden başlayarak rektörün eski liberal statükoyu aşan bir hırsa sahip olmadığı görüldü. İlk günlerdeki protestolar yatıştı. Ne var ki, rejim de tıpkı öğrenciler ve öğretim üyeleri gibi “içeriden” bir rektörün Boğaziçi’ni fethetmek bakımından hiçbir işe yaramayacağını kavramakta gecikmedi. Boğaziçi Üniversitesi Türk-İslam ummanı içinde bir ada olarak kalmayacaksa, bir “Pelikan çiftliği” olacaksa, Siyasal İslam Boğaziçi cübbesini sırtına geçirecekse, rektör de bu hedefi paylaşan bir militan olmalıydı. Melih Bulu, bütün şeceresiyle bu tercihe denk düşüyor: Bu görev, ancak, akademik onur ve ahlaktan nasibini almamış bir “intihal kralı”na, eğitim ve araştırmayla hiç bir ilgisi olmayan, meslek olarak AKP’nin verdiği “ne iş olursa” yapan bir CEO’ya yakışırdı.

2 Ocak’tan bu yana öğrenciler ve öğretim üyeleri, rejimin Boğaziçi Üniversitesi’ni istila harekatına hayranlık verici bir kararlılık ve dayanışmayla yanıt veriyorlar, mevzi savaşını başarıyla sürdürüyorlar. AKP rektörü, henüz üniversite içinden kendisiyle işbirliği yapacak bir tek akademik kadro bulamadı. Bir güvenlik operasyonunun layık olduğu şekilde polis ve özel güvenlik şirketleri dışında bir dayanağı yok.

Rejimin ve rektörünün bu sivil akademik direniş karşısında nefesleri kesilirken selameti “Kâbe”de aramaları tarihin bir istihzası olmalı. AKP Cumhurbaşkanı’nın Boğaziçi’ne kayyım atama gerekçesi “layık gördüm”den ibaretti. Boğaziçi Üniversitesi’ni fethetme arzusunu öğrenci ve öğretim üyelerinin gözünde meşrulaştırabileceği bir tek aklî, bilimsel, akademik, kültürel, eğitsel dayanağı yoktu. Ancak, AKP’nin fetih stratejisi de esasen eğitim, bilim ve akademiyle değil egemenlikle ilgili. Siyasi İslam’ın klasiği Nizamülmülk’ün “Siyasetnamesi”ndeki öğütler şimdi Erdoğan’ın egemenlik ilkesi: “[Bizden olmayanların] ne idüklerine dikkatle belle! Bu güruhlar başlarını kaldırmaya niyet ettikleri vakit bunların tepesine çökmek, köklerini kazımak ve memleketi onlardan temizlemek emniyet içinde hüküm sürmesi için hükümdarın boynunun borcudur.” Boğaziçi’nde kopartılan “Kâbeye hakaret” yaygarası, öğrencilerin tutuklanması ve LGBTİ’nin hedef alınması Nizamülmülk ilkelerinin günümüze uyarlanmasıdır. İlk örnekleriyle Gezi’de tanıştığımız bir AKP klasiğidir. Sivil demokratik direnişle başa çıkmaya başaramadıklarında kopartılan “din elden gidiyor” çığlığıdır. Boğaziçi’nde “Kâbe’ye hakaret”, Gezi’de AKP’li “bacımıza saldıran” deri eldivenli, çıplak adamlar; “Cami’de içki içen göstericiler” kadar gerçektir.

Boğaziçi’nde aşamadığı siperlere yüklenmek için ümmeti imdada çağırması AKP ve Erdoğan’a yakışıyor. Ancak, asıl acıklı olan bunca deneyimden sonra muhalefetin bu savaş taktiğini okumaktaki aczidir. Boğaziçi krizi, yalnızca AKP’nin değil, AKP yalanlarına yaslanarak “öğrencileri insanlığın mukaddes değerlerine saldırmak”la, “Nefretle ahlaki pozisyonlarını kaybetmekle” suçlamakta terddüt etmeyen muhalefetin de tıynetini ölçebileceğimiz bir mihenk taşı işlevi kazanıyor.

Görüyoruz ki, rejimin denetiminden çıkan ve yeni bir özgürlük alanı, yeni bir mevzi, yeni bir siyaset tarzı ortaya çıkaran direnişler, muhalefetin statükonun sarsılmasından duyduğu korkunun ya da statükonun saldırılarına direnecek enerji yoksunluğunun da bir göstergesine dönüşüyor.

Boğaziçi Direnişi, 68’in ODTÜ direnişlerinin, Gezinin ve Gezi forumlarının 2021’deki yankısıdır; kurulu düzenin acımasız eleştirisidir. Muhalefet, bu eleştirinin ortaya çıkardığı gerçeklerle yüzleşmek ve iktidar karşısında geri adım atmamakta Boğaziçi öğrencileri ve öğretim üyeleri kadar cesur olmaya mecburdur. Korkunun muhalefete bir faydası olmayacaktır.
_______________________________
Artı TV, 1 Şubat 2021